Okuduklarim




Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı
Bitmeyen devrimci yolculuk

Oguzhan Muftuoglu

Dienstag, 15. Februar 2011

Bitmeyen devrimci yolculuk

Birkaç gün önce Adnan Bostancıoğlu’nun kaleme aldığı ve “Bitmeyen Yolculuk” adıyla yayınlanan “Oğuzhan Müftüoğlu kitabı”nın konusunun, bitmeyen Devrimci Yolculuk olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Bu tür kitaplara “nehir söyleşi” deniyor. Yani otobiyografi ya da biyografi yazmak yerine, aynı yaşam sürecinin hoş sohbet ve sorgucu bir başkası (burada bu isabetli kişi Adnan oluyor) tarafından didiklendiği ve sonuçta bir solukta okunabilen bir yazın türü...

Şimdi oturup burada bu kitabın tanıtımını yapacak ya da kitap eleştirisi kaleme alacak durumda değilim. Çünkü böyle bir kitap benim durumumda olanlarda, Adnan Bostancıoğlu’nun Oğuzhan Müftüoğlu ile yaptığı bir nehir söyleşi olmanın ötesinde, nehirin kaynağını, menzilini, ulaşacağı okyanusun esintilerini, ürpertisini de an be an ve yeniden yaşatıyor.

Kabul edersiniz ki, benim gibiler için böyle bir söyleşiye kulak verme mesafesi sıradan okuyucu ile kıyaslanamaz... Kolay değil, bu nehirde yol alırken kimi yerde soluğun kesiliyor, boğulacak gibi oluyorsun, kimi yerde coşkuyla bırakıyorsun kendini nehirin dalgalarına, kimi yerde düşüyorsun bir çağlayandan aşağı; ama her sayfasında, okyanusa ulaşmanın umudunu hiç yitirmiyorsun. Boğulmak imkânsız... Boğuluyorum sandığın her yerde çünkü yeniden soluk alma iradesi, imkânı, kararlılığıyla küllerinden diriliyorsun.

İşte bu hisleri yaşadığımdan ve belki de sadece bu yüzden kitap tanıtımı ya da eleştirisinden mazur görülebilirim. Ama mutlaka şu soruya cevap vermeliyim: Peki bu yolculuğa katılanlardan birisi olarak, bu yolculuğun hiç bitmeyeceğini nasıl hissetmiştim? Evet, soruya cevaben Devrimci Yol hakkında yaptığım bir değerlendirmede şöyle demiştim:

“ODTÜ’deki gençlik mücadelesinde ‘doğal öğrenci önderi’ konumunda iki genç [Melih ve Taner] tarafından 1975 başında ‘ODTÜ-DER kurulurken’ adıyla bir gençlik bildirgesi kaleme alınmıştır. Emperyalizm tahlilleri, elbette Lenin ve Mahir Çayan görüşleri doğrultusunda titizlikle hazırlanmıştır. 25 bin adet basılan broşür, kısa sürede bütün Türkiye’de dağıtılmıştır. Bu sıralar cezaevinden tahliye olan bir THKP-C davası sanığına [Oğuzhan Müftüoğlu] da bu broşür sunulmuştur. THKP-C sanığı, broşürü okuduktan sonra, bazı konuları eleştirmiştir. Bunun üzerine broşürü kaleme alan iki genç ikna olmuş ama şunu sormadan edememiştir: ‘Peki bu söylediklerini Lenin hangi kitapta yazmıştı?’ THKP-C sanığı şöyle cevap vermiştir: ‘Hiçbir yerde yazmamıştı; çünkü bunlar benim görüşlerim.’ İşte Devrimci Gençlik ve Devrimci Yol dergilerinin, bu cümleden hareketle yayınlanmış dergiler oldukları, söylenebilir.”

Evet bizler yirmili yaşlarda gençlerdik ve karşımızda feleğin çemberinden geçmiş, yaşını başını almış, ohoo, tam otuz yaşında tecrübeli bir “ihtiyar” vardı. Ve bu “ihtiyar” bizlerin eline verdiği bu yolculuk biletinde sadece mevcut olan değil, mevcut olmayanın da yeniden üretimi hakkındaki kararlılık ve bu konudaki devrimci özgüven yazmaktaydı. Demek ki, bu Yolculuk hiçbir yerde yazmayan kendi görüşlerimiz ve kendi gücümüz sayesinde sürebilirdi:

Devrimci, taklitçi değildir, yaratıcıdır. Devrimcilik, belli bir noktadan sonra, yaptığımız alıntıları aslında kimsenin söylememiş olduğunu, bunları aslında kendimizin söylemekte olduğunu fark etmektir. Fikri sabitlik (dogmatizm) yerine fikri takip ile geçmişi, bugünü ve geleceği birlikte yaşayabilmektir/ yaşatabilmektir. İşte bu yüzden, Oğuzhan Müftüoğlu ile yapılan bu nehir söyleşi sadece ortak tarihimiz değil, geleceğimizin de tarihidir.

İstediğimiz zaman vermeyecekleri, ama bizim mutlaka kopara kopara alacağımız bir geleceğin tarihi... İnanmıyorsanız, bir de şunu dinleyin:

Yıl 1972. Oğuzhan Müftüoğlu işkenceden çıkmış, cezaevine götürecekler. Şöyle anlatıyor: “Polisler yakalandığım zaman teslim aldıkları eşyalarımı geri verirken, ‘Bak bakalım başka bir şeyin var mıydı?’ dediler. Eşyalarıma baktım, o anda nereden aklıma geldi bilmiyorum, ciddi bir şekilde ‘Bir de 14’lü tabancam vardı!’ dedim. Adamlar şaşkın şaşkın yüzüme baktılar; ama bir şey yapmadılar...”

Eh işte, bizler de yıllardan sonra, yollardan sonra, bu yolculukta bizden aldıkları her şeyi ama her şeyi geri istiyoruz! Vermeyeceklerini biliyoruz. Ama alacağımızı da biliyoruz. Şaka da yapmıyoruz yani. Ciddiyiz.

MELİH PEKDEMİR

Montag, 26. Juli 2010

Oğuzhan Müftüoğlu: 12 Eylül'ün mağduru değil muhattabıyız

*12 Eylül darbesine karşı mücadele eden topluluğun bir bireyi olarak kendimi 12 Eylül mağduru olarak görmüyorum. Türkiye'nin o günkü mevcut düzenine karşı, o faşist diktatörlüğe karşı mücadele ettik, onun bir bedeli varsa bunu ödedik. Ölenlerimiz de ödedi canlarıyla, cezaevlerinde işkencelerle ödedik. Burda bir mağduriyet söz konusu değildir. Biz 12 Eylül'ün muhatabıyız.

*Evet 12 Eylül'ün mağdurları vardır. MHP'liler kendilerini mağdur olarak hissetmişlerdir. Çünkü 12 Eylül'ü yapan güçlerle aynı saftaydılar. O yüzden yöneticileri 'fikrimiz iktidarda biz içerdeyiz' demiş ve kendilerini mağdur görmüşlerdir. Öyledir, ihtilaller bazen kendi evlatlarını yer.

*AKP'nin neoliberal politikalarını desteklemek için darbecilik konusunda ortaya çıkan arkadaşlar burjuvazinin, sınıfların, sömürü düzeninin ve emperyalizmin bu olayla ilişkisini gizlemek için büyük çaba sarfediyorlar. Bu doğrusu sosyalist olma iddiasındaki birisi için çok büyük ayıptır.

*Anayasa değişikliği 12 Eylül'ün esasına, özüne dokunmuyor. Bir bina düşünün temeli duruyor, çatısı duruyor, yapısı duruyor, içinde oturanlar duruyor. Biraz dışını boyuyorlar, kapısının tokmağının rengini değiştiriyorlar buna razı olmazsan sen eskiyi savunmuş oluyorsun diyorlar. Böyle bir saçmalık olabilir mi?


AKP‘nin Kendisi Darbe Ürünüdür
Yönetenler bir azınlığın çıkarlarını sanki toplumun genel çıkarıymış gibi göstermek isterler. Son zamanlarda Anayasa değişikliği üzerine yapılan tartışmalar bütün toplumun çıkarına bir tartışma değildir ama iktidar çevreleri bunu toplumun önemli bir değişimin eşiğinde bulunduğu şeklinde anlaşılacak şekilde kavratmak, toplumu öyle inandırmak istiyorlar. Bu yönetme anlayışının önemli bir unsurudur.

Bu bir aldatmacadır. Ne 12 Eylül ile hesaplaşmadır ne de öyle sunulduğu gibi toplumun genel çıkarına olan bir değişimden söz etmek mümkündür. Çünkü aslında AKP ve tüm düzen partileri 12 Eylül‘ün ürünüdür, onun devamıdırlar. Tartışmanın ileri aşamalarında belki daha ayrıntılı anlatmaya çalışacağım ama peşinen söyleyeyim AKP 28 Şubat sürecinde Erbakan‘ın tasfiye edilmesiyle dolaylı olarak müdahale ile kurdurulmuş bir partidir, arkasındaki uluslar arası güçlerin olduğu çok iyi bilinen bir partidir. Bu bakımdan AKP‘nin ne 12 Eylül ile hesaplaşmaya niyeti vardır ne de 12 Eylül‘ün kalıntılarını ortadan kaldırmak gibi bir niyeti vardır. Bugünkü tartışmanın esası son on yıldır Türkiye‘de AKP eliyle sürdürülmeye çalışılan neoliberal yeni toplum düzeninin sürdürülmesi çabasından başka bir şey değildir.

28 Şubat‘tan sonra AKP‘nin kurulmuş olmasının kanıtı nedir diyorlar? Ortada değil mi? 28 Şubat‘ta Erbakan‘ın Milli Görüş çizgisindeki Refah Partisi tasfiye edildi. Daha sonra onun içerisinden bir grup Milli Görüş‘ün anti-Amerikan kimi görüşlerini bir kenara bırakarak daha liberal görüşler etrafında bir parti kurdu. Bu partinin bütün programı ve kuruluş mantığı da küresel sermayenin politikalarına uygun görüşler benimsediler, daha önce AB‘ye karşı iken AB çizgisini benimsediler. Bütün bunlar bir kanıt değil midir? Bunlar için bir de belge mi sunmam gerekiyor.

Emperyalizmin Rolünü Anlamadan Darbeler Açıklanamaz
12 Eylül dahil bütün yaşadığımız tarihsel süreçlere çok farklı açılardan bakıyoruz. 12 Eylül darbesini kim yaptı? Niçin yapıldı 12 Eylül? 12 Eylül darbesi Türkiye‘deki üç beş tane generalin aklına, biz idareye el koyalım, insanlara işkence yapalım, diye aklına gelipde mi idareye el koydular.

Bir süredir ezberleri bozacağız diye başlayan bir süreç var. Ne sınıf ne emperyalizm ne düzen ne sömürü ne sermaye hiçbir şey akla gelmiyor bütün tarihsel ve toplumsal olaylar bir devlet-toplum çelişkisi, askeri vesayet-sivil vesayet içinde anlatılmak isteniyor. Yok böyle bir şey. Sosyalistin litaratüründe yok böyle bir şey. Yüz yıldır diyor bir arkadaş Türkiye askeri bürokrasi ile burjuvazi ya da toplum arasındaki mücadeleye sahne oluyor. Böyle bir gerçek var mı?

Ben 12 Eylül‘ü, 12 Mart‘ı yaşamış bir insanım. 27 Mayıs‘ı da yaşadık evet. 12 Mart‘da darbe niçin yapıldı, 27 Mayıs‘da darbe niçin yapıldı? Bunun analizini yapabiliyor muyuz? 12 Mart‘la, 12 Eylül‘le hesaplaşmak onun kimler tarafından yapıldığını, hangi sınıflar tarafından yapıldığını ortaya koyarak o düzenle hesaplaşmak demektir.

Hatırlayın 12 Eylül yapıldığı zaman Amerikan başkanları niçin ‘bizim çocuklar başardı‘ diyerek sevindiler. Şu gerçek bütün toplumun gözünden saklanıyor. 12 Eylül yalnızca Türkiye‘de anarşi-terör diye nitelenen olaylar yüzünden gerçekleştirilmiş bir darbe değildir. Evet, 12 Eylül öncesinde bir mücadele vardır, sağ-sol mücadelesi de vardır fakat Türkiye‘yi böyle bir darbeye sürükleyen gerçekler tamamen farklıdır.

Şu unutulmamalıdır. Üç darbeyi de yapan ordu NATO‘ya bağlı bir ordudur. NATO ABD emperyalizminin denetiminde ve ABD emperyalizminin politikalarını uygulayan bir kurumdur. Başka hiçbir şey değildir. Bazı arkadaşlara bunlar klişe gibi gelebilirler. Ama bunu öğrenmezlerse hiçbir şey anlayamazlar. Yaşanan tarihle ilgili hiçbir şey anlayamazlar.

12 Eylül‘ün Mağduru Değil Muhatabıyız
Biz kendimizi 12 Eylül mağduru olarak görmeyiz. 12 Eylül‘ün muhatabıyız. Bir arkadaş 12 Eylül‘den mağdur olanlar en çok konuşma hakkının kendilerinde olduğunu iddia ediyorlar,dedi. Öyle bir iddiaam yok. Elbette bugünün gençlerinin özellikle 12 Eylül‘ü bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için konuşuyorum. 12 Eylül darbesinden bir yıl önce böyle bir darbenin geldiğini Türkiye‘ye ilan etmiş bir topluluğuz. Ve böyle bir darbenin gerçekleşmemesi için Türkiye‘deki bütün demokratları ve aydınları mücadeleye çağırmış bir topluluğuz. Nihayet 12 Eylül olup gerçekleştirildikten sonra da, bir çoklarının iddia ettiği gibi teslim olmayan, 12 Eylül darbesine karşı Türkiye‘nin her yerinde mücadele etmiş bir topluluğuz. Ankara‘da yaşayanlar bilirler, Ankara‘nın sokakları pankartlarla, korsan gösterilerle cınlatılmıştır. Darbeden dört ay sonra Devrimci Yol operasyonu tamamlandıktan sonra bizim direnişimiz kesintiye uğramış ve ardından 1984 yılına kadar da 12 Eylül darbesine karşı mücadele Türkiye‘nin dağlarında ve şehirlerinde mücadele devam etmiş.

Bu yüzden ben 12 Eylül darbesine karşı mücadele eden topluluğun bir bireyi olarak kendimi 12 Eylül mağduru olarak görmüyorum. Türkiye‘nin o günkü mevcut düzenine karşı, o faşist diktatörlüğe karşı mücadele ettik, onun bir bedeli varsa bunu ödedik. Ölenlerimiz de ödedi canlarıyla, cezaevlerinde işkencelerle ödedik. Burda bir mağduriyet söz konusu değildir. Bunu düzeltmek isterim.

Mağdur olanlar vardır. 12 Eylül‘ü bir tür bürokrasi ve askeri vesayet arasındaki mücadele olarak görenler vardır. O dönemi yaşayanlar çok iyi bilirler 12 Eylül‘den önce sağ partilerin hepsi orduyu müdahaleye çağırıyorlardı. MHP sıkıyönetimi istiyordu. Adalet Partisi sıkıyönetimi istiyordu. Kahramanmaraş olayları sonrasında Meclis‘te sıkıyönetim ilan edildiği zaman üç sağ partinin lideri Erbakan, Türkeş ve Demirel birbirlerini kucaklayarak sevinç gösterileri yaptılar. Bunlar arşivlerde vardır.

Ben o dönemde çalışmakta olduğu dergide sıkıyönetimin Türkiye‘nin bir askeri darbeye götürülmesinin bir basamağı olduğunu ve Ecevet hükümetinin sonu olduğunu söyledim. Türkiye‘de askeri darbeler sola karşı yapılmıştır. Ordunun bir NATO emrinde bir ordu olduğu unutulmamalıdır. Ordunun komite konseyi NATO‘nun denetimi altındadır. Bütün darbeler NATO onayıyla gerçekleşmiştir. Askeri darbelere yol açtığı iddia edilen bütün katliamlar, bütün provokasyonlar kontgerillayla, özel harp dairesi ile ilgilidir diye ifade edilir. Özel Harp Dairesi‘nin, parası kendileri tarafından ödenerek, ABD tarafından kurulduğunu herkes biliyor. Türkiye Gerçekleri‘nde biliyor.

AKP iktidarı bunlarla hesaplaşmak adına kozmik odaya girdi. O zaman BirGün gazetesi ‘Kozmik Odadaki Herşey Açıklansın‘ diye manşet atmıştı. O kozmik odada bütün bu gerçekler var. Niçin bütün bunları toplumun bilgisine sunmuyorlar, açıklamıyorlar. Bir şeyi daha hatırlatmak istiyorum. Evet 12 Eylül‘ün mağdurları vardır. Konuğunuz olan Yaşar Okuyan‘da buna dahildir. MHP‘liler kendilerini mağdur olarak hissetmişlerdir. Çünkü devrimciler bir başka saftaydı onlar 12 Eylül‘ü yapan güçlerle aynı saftaydılar. O yüzden yöneticileri ‘fikrimiz iktidarda biz içerdeyiz‘ demiş ve kendilerini mağdur görmüşlerdir. Ugruna mücadele ettikleri bir dava başarıya ulaşıyor ama kendileri içeri atılıyorlar, işkence görüyorlar hatta idam ediliyorlar. Öyledir, ihtilaller bazen kendi evlatlarını yer.

Anayasalar sistemin-düzenin üst yapı kurumlarıdır. Bir ülkedeki üretim ilişkileri sisteminin kanuni ve hukuku statüsünü oluştururlar. 12 Eylül‘den bu ülkenin daha önce kurulmuş düzeni değişmedi. Arada değişik kapitalist uygulama sistemine yöneltilmiştir. Cumhuriyet‘in ilk dönemlerinde daha çok devletçilik. DP‘nin kurulmasından sonra ithal ikamecilik diye ifade edilen ve bağımlı ekonominin geliştiği, yukarıdan aşağıya geliştirilen bir kapitalizmle 1980‘e gelinmiştir.

AKP 12 Eylül‘e Karşı Mı?
12 Eylül döneminde değişik çevrelerin sağın ve solun 12 Eylül‘e tavrı farklı olmuştur. AKP acaba 12 Eylül‘e karşı mıdır değil midir? Bir cümle okuyacağım. "Bu düşman kıskıvrak yakalama.. Ve bir zaferdir. İçtimaî bünyenin harici bir kısım eracifden temizlenme, arındırılma düşüncesiyle onu aslına irca zaferidir." Bu Fethullah Gülen‘e ait bir cümledir ve Kenan Evren‘in 12 Eylül‘ü yaptığı için doğrudan cennete gideceğini de yazmıştır o dönem içerisinde. Şimdi soruyorum, o cemaatin bir parçası olduğu bilinen bir iktidar 12 Eylül ile hesaplaşabilir mi? O zaman bu düşünceleri savunurken bunun özeleştirisini vermeden bugün 12 Eylül ile hesaplaşılabilinir mi?

Bugün yapılan nedir? Niçin o dönemde darbelerin savunucusuyken bugün darbe karşıtıymış görünülmeye çalışıyor bu kesimler. Bu çok açıktır. Demin söyledim bütün darbeler Türkiye‘deki düzenin korunması için egemen sınıflar çıkarına ama en çok da ABD‘nin bölge politikalarına uygun gerçekleşmiştir. Amerika‘nın, emperyalizminin rolünü hesaba katmaksızın hiçbir darbenin anlaşılması mümkün değildir. Şu da bir gerçektir Sovyetler Birliği‘nin çözülmesinden sonra ABD o zamana kadarki soğuk savaş politikalarını terk etmiştir. Bizim gibi ülkelerde askeri darbeleri sola karşı kullanma ihtiyacı kalmamıştır. Orduları artık bu darbeci gelenekten uzaklaştırarak bir tür demokrasi, liberal demokrasi projesine yönelmiştir. Bu neoliberal politikaların üst yapısını kurma açısından da olağan bir gelişmedir. Devlet yapıları, anayasal düzenler, hukuki düzenler buna göre düzenlenmektedir. AKP iktidarı bir yandan ekonomiyi uluslarararası sermayenin yeni yönelimleri doğrultusunda liberalize ederken, bunun önündeki engelleri de ortadan kaldırarak buna uygun üst yapı da kurmak istiyor. Şimdiki anayasa değişikliği de AKP‘nin on yıldır sürdürdüğü politikaların yani eğitimin, sağlığın paralı hale getirilmesinin, özelleştirmelerin çok kısaca ifade etmek gerekirse Tekel işçilerini sokağa atma politikalarına anayasal desteğini oluşturmaya çalışmaktadır. Soldan veya sağdan bu referanduma evet verecek olanlar AKP‘nin bu uygulamalarına evet demiş olacaktır.

Emperyalizmin ve Sınıfların Rolünü Saklayarak Sosyalist Olunamaz
Biraz önce bana, 27 Mayıs‘ta Amerika‘nın rolü var mıdır, diye soruldu. İncelensin bulunur. Türkiye 1950‘lerden sonra Amerika‘nın ordu sisteminin içerisine girmiştir. 27 Mayıs‘taki orta rutbeli subayların büyük çoğunluğu Amerika‘da eğitim görmüştür. Bir geçiş sürecedir. Ama şunu unutmamak gerekir DP 1950‘den sonra ekonomik olarak sıkışmaya başlamıştır. 1960 ihtilalinden önce bir devalüasyon yapmak zorunda kalmıştır. ABD‘den istediği ek kredileri alamamıştır. Sovyetlere gitmeye hazırlanmaktaydı, darbe o koşullar içinde gerçekleşmiştir.

12 Mart da darbenin nasıl gerçekleştiği incelenirse onun arkasındaki sınıf gerçekliği görülebilir. 12 Mart öncesinde de Türkiye bir devalüasyon geçirmiştir. Türkiye‘deki egemen burjuvazinin yöneten partisi olan AP içerisinde çok önemli sınıf ayrımları ortaya çıkmıştır. Erbakan ayrı bir parti kurmuştur. Bir yönetim krizi ile karşı karşıya kalınmıştır. Ve bu boşluğu doldurmak için darbe gerçekleşmiştir. Ayrıca 12 Mart üzerindeki ABD rolü çok iyi biliniyor, 12 Mart‘ı gerçekleştiren generallerin darbe öncesi ABD‘ye gittiği biliniyor. Bunlar ayrıntılıdır.

Kendilerini sosyalist olarak ifade eden arkadaşların bu darbeler söz konusu olduğunda sınıf meselesini, emperyalizm meselesini ‘hayır canım onlar o kadar da değil‘ derken hatırlamalarını ben garipsiyorum. Bu Türkiye‘deki tekelci burjuvazinin ve uluslar arası burjuvazinin rolünü gizlemek için neden bu kadar çok çaba sarfediliyor, üç beş tane generalin sırtına neden yıkılabiliyor. O generaller darbeyi bir çırpıda yaparken bugün neden yapamıyorlar. 12 Eylül‘ün, 12 Mart‘ın on katı daha fazla darbenin yapılmasına ortam varken neden yapamıyorlar. Bakın gazetecilikte bir söz vardır, köpeğin insanı ısırması değil insanın köpeği ısırması haberdir, derler. Türkiye‘de darbe olması, askerlerin yönetime müdahale etmesi 50 yıldır yaşadığımız gerçeklik içinde doğaldır. Son yimi yıldır bütün koşullara rağmen darbe olamıyor. Niçin? Çünkü darbenin arkasındaki güçler darbeciliği terk etti. Bunu Amerikan ideologları, Pentagon‘dakiler bütün dünyaya yazıyor. Artık bir liberal demokrasiler çağı açtılar. Ben demiyorum ki Türkiye‘de her şey Amerika‘nın rolüyle tıkır tıkı işliyor. Hayır yerli burjuvazinin ve ABD‘nin rolü göz önüne alınmaksızın yaşananlar anlaşılamaz diyorum.

Özellikle AKP‘nin neoliberal politikalarını desteklemek için darbecilik konusunda ortaya çıkan arkadaşlar burjuvazinin, sınıfların, sömürü düzeninin ve emperyalizmin bu olayla ilişkisini gizlemek için büyük çaba sarfediyorlar. Bu doğrusu sosyalist olma iddiasındaki birisi için çok büyük ayıptır.

Ölümü Gösterip Sıtmaya Razı Edilmeye Karşı Çıktığımız İçin Devrimciyiz
Şimdi anayasada bir takım değişiklikler var. Bunlar ifade ettiğim gibi yeni düzenin ihtiyacı olan kimi değişikliklerdir. Şunu söylüyorlar yetersiz ama yine de evet diyen arkadaşlar. Ne de olsa 12 Eylül‘de ufak tefek değişiklikler var. bu bildik ölümü gösterip sıtmaya razı etme anlayışıdır. Biz buna karşı çıktığımız, razı olmadığımız için devrimciyiz.

Anayasa tartışması bu düzen içindeki sınıf çatışmaların bir ifadesidir. Ben bu düzenin kökten değişmesi gerektiğini savunan bir insanım. 12 Eylül döneminde de bugün de geçerli olan bu düzenin bir sömürü düzeni olduğunu işçi sınıfının, Kürtlerin, ezilen halkların tamamen yoksulluk içerisinde bırakıldığı bir düzendir. Köklü bir biçimde değişmeksizin bu toplumun sorunlarının çözülemeyeceğine inanan bir insanım.

Anayasa değişikliği 12 Eylül‘ün esasına, özüne dokunmuyor. Bir bina düşünün temeli duruyor, çatısı duruyor, yapısı duruyor, içinde oturanlar duruyor. Biraz dışını boyuyorlar, kapısının tokmağının rengini değiştiriyorlar buna razı olmazsan sen eskiyi savunmuş oluyorsun diyorlar. Böyle bir saçmalık olabilir mi?

*22 Temmuz Perşembe günü, NTV‘de ‘NTV Soruyor‘ da ‘12 Eylül ve Referandum‘ başlığıyla yapılan programda Oğuzhan Müftüoğlu‘nun yaptığı konuşma metninin çözümüdür.

Montag, 4. Januar 2010

KİMLERE YENİLDİĞİMİZİ GÖRDÜN MÜ?’ CEVABI DOSTUM, RÜZGâRDA BUNUN

Güya yeni yıl için iyi dileklerde bulunmak üzere “iki kontör” fazladan harcamayı göze alarak açtığı telefonun öte ucundan bu üç hınzır sözcüğü sıkıştırıverdi araya.
“Kimlere yenildiğimizi gördün mü?”
Fesüphanallah!
Herkesin barış ve huzur dilediği şu mübarek günde, insanın keyfini bu şekilde kaçırmanın ne manası var ki?
•••
Öbür taraftaki Ahmet Bey de şaşırmış bu işe.
“Gülmemek elde değil” diye yazıyor.
“Her seferinde yakalanıyorlar. Eskiden medya böyle şeyler yazmadığı için askerlerin yaptıkları belli olmuyordu, ama şimdi Türkiye de, medya da değişti, o yüzden her acemilik ortaya çıkıyor.
Bu ordu o dört darbeyi nasıl yaptı? Doğru dürüst tek bir gazete olsaymış bu ülkede, tek bir darbe bile gerçekleşmezmiş.”
Öyle diyor!
Doğru dürüst bir tek gazetemiz olsa, o dört darbe olmazmış! Doğru da, O “doğru dürüst tek gazetemizin” arkasında, “barış ve demokrasi dostu” bir Amerika da gerekli.
İşte o zaman,
Ne darbeler olurdu,
Ne Denizler asılırdı, ne 12 Mart,
Ne 1 Mayıs Katliamı, ne Kızıldere,
Ne Kahranmaraş Katliamı, ne kanlı Pazar…
Ne 7 TİP’li genç öldürülürdü, ne İpekçi,
Ne 16 Mart yaşanırdı, ne 12 Eylül…
Değil mi?
Hakikaten, gül Allah gül!
Bir hikâye vardı, ama hikayesini unuttum, sadece sonunda bir Osmanlı sadrazamına atfedilen şu sözler kaldı aklımda:
“Yarabbim, şu budalanın aklını bir gece için bana verseydin de, bir kere olsun rahat bir uyku uyuyabilseydim”

•••
Ergenekon davası, Demokratik açılım derken, şimdi de başbakan yardımcısına suikast iddiasıyla başlayıp, kozmik oda baskınıyla devam eden hadiseler çıktı.
Hırsız polis oyunu gibi, polisler sokaklarda asker kovalıyor!
Kendi iddialarına göre, “Karargâhtan haber sızdırdığından şüphelenilen bir albayı takip ettiklerini iddia eden Seferberlik Tetkik Kurulu görevlisi bir albayla bir binbaşı, bir başbakan yardımcısına suikast tertipledikleri şüphesiyle polis tarafından gözaltına alınıyor.
Gözaltına alınan subaylar da kendilerini ihbar ederek arabalarının plakalarını bildiren ihbarcının ABD olduğunu açıklıyor.
Bütün ifadeler resmi devlet görevlilerine ait.
( Hakikâten biz bunlara mı yenildik?)

•••
Şimdi “Kozmik oda”nın sırları dillere düştü.
Ekranları dolduran muşmula suratlı yorumcular sanki yeni keşfedilmiş bir gerçeği anlatıp duruyorlar. Meğer “örgüt” fi tarihinde ABD tarafından Sovyetlere karşı mücadele amacıyla kurulmuş. Bunun için ABD’ye götürüp eğittikleri adamların maaşlarını da ABD vermiş. Bunlar eğer Sovyetler ülkemizi işgal ederse vatanı komünistlerin işgalinden kurtarmak amacıyla sivilleri örgütleyip eğitiyorlarmış. (Muşmula suratlı yorumcuların hiçbiri ülkemizi bu hayali işgalden kurtarmak için ne kadar devrimci öldürüldüğünden, ne kadar katliam düzenlendiğinden, bunları kimin yaptığından elbette hiç söz etmiyor.)
Ama şimdi, artık komünizm tehlikesi kalmadığı için, zaten demokrasiye hiç yakışmayan bu örgütlerin tasfiye edilme zamanının geldiği, bu şekilde Silahlı Kuvvetler’in de bu karanlık güç odaklarından temizlenerek, ABD’nin yeni politikaları doğrultusunda ülkemizin üslendiği Orta Asya’ya doğru uzanan yeni misyonunun yerine getirilmesinde üstüne düşeni daha iyi yerine getirilebileceği anlatılıyor.
Her şey bu kadar açık ve yalın.

•••
Gelişmelerin Ergenekon sürecinin bir devamı olduğu ortadadır. İddia edildiği gibi bazı devlet adamlarına yönelik suikast ve darbe planlarına dair kozmik sırların bulunup bulunmayacağını elbette bilemeyiz. Ama bulunsa da bulunmasa da bu ülkede böyle planların olmasına hiç şaşırmamak gerekir. Böyle planlar olsa bile, bunların gerçekleşme olasılığının (şimdi artık “Amerikalıların çocuklarının” kimlik değiştirmiş olması nedeniyle ) çok zayıf olduğunu da. Bunların durmadan yakalanmasına şaşırmış göründüklerine bakmayın, Ahmet Beygiller de bunu bilmeyecek kadar salak değil aslında, Amerika’nın çocuklarının kendi taraflarında olduğunu bildiklerindendir gülmeleri.
•••
Şimdi acaba bu kozmik odalardaki incelemelerden tarihimizin bütün karanlık melanetlerine ait sırlar ortaya dökülür de bu yalnız ve mahzun ülkemiz nihayet özlediği barış ve demokrasiye kavuşabilir mi?
Zaten, suikasta muhatap olduğu iddia edilen Başbakan yardımcısının hatırlattığı gibi, İtalya’da da Aldo Moro suikastı vesilesiyle Gladio tasfiye edilmemiş miydi?
Bu tür laflar karşısında her zaman sevgili hocamız Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın “konuş tatar ağası konuş, yalan da olsa hoşuma gidiyor” deyişini hatırlarım.
Sahi İtalya’da Gladio tasfiye edilmiş de kaç tane Gladio’cu örneğin 12 Eylül’de pankart asan bir çocuğun aldığı kadar ceza almış, bilen var mı?
Bütün bu Ergenekon davalarından, kozmik odalardan, bir tane gerçek katliam suçlusunun, bir tane gerçek darbe suçlusunun cezalandırılacağına sahiden inanan var mı?
Sadece zamanın ruhunu temizledikleri bu kadar ortada duruyorken…
•••
Heveslilerine bakacak olursanız ülkemiz sanki renkli bir devrin şafağında sanırsınız.
Ama bir tek ahali yok meydanlarda. Meydanda olanlar zaten Abdi İpekçi’nin havuzunda!
Ömür boyu inandığım bir tek şey var: eğer gerçekten barış ve gerçekten demokrasi istiyorsanız, şekilde görüldüğü gibi, bütün bir halk, çoluğuyla çocuğuyla örgütlenecek ve mücadele edeceksiniz, illa ki Amerika’nın, onun bunun çocuklarından medet ummadan ve de illa ki bu ülkenin gerçek devrimci çocuklarına sırtınızı dönmeden…
•••
Ekranları dolduran (ve şimdi bazılarının yanı başında oturarak fotoğraf çektirmektan nasıl utanmadığını hiç anlayamadığım) o muşmula suratlılardan biri geçenlerde ülkemizin 12 Eylül’e nasıl getirildiğini anlatıyordu. “12 Eylül’den önceki günlerde Genelkurmay Devrimci Yol merkez komitesiyle temasa geçerek, darbe ortamının hazırlanması için eylemlerin hızlandırılmasını istemiş. Devrimci Yol merkez komitesinden iki kişi bu karara itiraz etmiş, galiba biri öldürülmüş,” diye bir şeyler geveleyerek… Bunları eline birilerinin tutuşturduğu bir kağıttan okumaya çalışırken, arada bizim isimlerimiz de geçince, hakikaten utanmazlığın bu kadarına ben de şaşırdım.
12 Eylül’den bir yıl kadar önce Türkiye’nin yeniden bir askeri darbe sürecine sürüklendiğini tespit eden, bu tespitini yüz elli bine yaklaşan tirajlı aylık dergisiyle, yüz bin civarında basılan günlük Demokrat gazetesindeki manşetlerde anlatmaya çalışarak bütün devrimcileri bir faşist darbe ortamına hizmet edecek eylemlerden sakınmaya çağıran, bunları yaptığı için devrimci arkadaşları tarafından pasifistlikle suçlanan bizim Devrimci Yol’umuzdan söz ediyordu, bizim tarihimizden…
•••
Evet, ben de biliyorum, “Şimdilerde çöle konuşuyoruz, ama haklı olduğumuz, hep en doğru şeyleri söylediğimiz gün gibi ortada. Gel gör ki, zamanın ruhu maalesef bize karşı, rüzgâr hep tersinden esiyor.”
Şu yenilme meselesine gelince.
Sen de biliyorsun çocuk, gerçekte bunlar değildi, bizim yenildiklerimiz.
Hem ne demiş usta, biliyorsun.
“Yenil, yine yenil, daha iyi yenil…”
Ve daha ne kadar yenileceğiz diye de sormadan fırlatmaya devam et, çakma marka pabuçlarını, bütün muşmulaların suratlarına.

oguzhanmuftuoglu@birgun.net / 16:54 03 Ocak 2010

Sonntag, 19. Juli 2009

TARİHİN YALANCI TANIKLARI

Bizimde içinde bulunduğumuz Dev-Genç’in ve mensup olduğu THKP-C hareketinin bu darbeci yönelimlerden koparak bağımsız devrimci hareketin yaratılmasına yöneldiğini herkes biliyor
Son günlerde adeta bir inkâr ve karalama fırtınasıyla karşı karşıya kaldık. İki yıl önceki bir yazımda “toplumsal dinamiklerin yetersizliği nedeniyle geçmişi aşan pratiklerin yaşanamadığı bir süreçte, geçmişin gölgesinden kurtulabilmek için karalama ve inkârdan çare beklenebiliyor” diye yazmıştım.
Öyle anlaşılıyor ki, yeni bir siyasi çıkış arayışı içine giren çevreler bugün dünyada esen rüzgâra göre solun “darbeci” geçmişinden kopmayı kendileri için en önemli mesele olarak görüyorlar. Bu konudaki heves ve gayretlerine bakarsanız bu yolla sanki iktidar yolu kendilerine sonuna kadar açılacak sanabilirsiniz!
Basına verdiği demeçlerde “ÖDP’den ayrılanlarla birlikte yeni bir sol oluşum için harekete geçtiklerini” açıklayan Hüseyin Ergün, solun darbeler konusunda sorunlu olduğunu “ifşa” ederek son günlerin modasına katıldı. Anlaşılan (tabii ki asparagas!) mutabakatın önemli bir başlığı da bu.
Arkasından gene Taraf gazetesinde Adnan Celayir’in “Darbeler Üzerine Bir Tanıklık” başlıklı yazısı geldi. “Solun önemli bir kesimi darbelerde muhtıralarda sınıfta kaldı” diye yazan Celayir, “Behice Boran ve TİP dışında bütün sol, 12 Mart ve ardından kurulan Erim Hükümeti’ni desteklediler. Aralarında Dev-Genç, TÖS ve DİSK’in de bulunduğu birçok örgüt, 12 Mart Muhtırası’nı coşku, sevinç ve kıvançla karşıladıklarını bildiren açıklamalar yayımlamışlardı.”şeklinde iddialar ortaya attı.
Doğrusu o zaman hasbelkader benim de Merkez yönetiminde bulunduğum Dev-Genç hakkında “12 Mart muhtırasını coşku, sevinç ve kıvançla karşılayan bildiriler yayınladığı” şeklindeki tuhaf bir iddiayı ilk defa duyuyorum. Hazretler iktidar kokusunu öylesine hissetmiş olmalılar ki böyle işi iyice abartarak uluorta yalan söylemekte hiç beis görmüyorlar. Böylesine “tanıklık” değil, yalancı tanıklık derler.
12 Mart öncesinde Doğan Avcıoğlu ekibinin başını çektiği ordu içindeki radikal kesimlere dayalı bir darbeci akımın var olduğu, keza bu darbeci akımın sol içindeki bazı kesimler tarafından da destek gördüğü doğrudur. Gençlik hareketi içinde de bu akımın ciddi bir etkisi de vardı. Giderek öldürmelere kadar varan silahlı faşist saldırıların yoğunlaşması karşısında bu bir çıkış yolu olarak görülebiliyordu. Ancak o dönemdeki benim de içinde bulunduğum Dev-Genç yönetiminin mensup olduğu THKP-C hareketinin bu darbeci yönelimlerden koparak bağımsız bir devrimci hareketin yaratılmasına yöneldiğini de herkes biliyor. Nitekim 12 Mart sonrasında Mahir Çayan ve arkadaşlarının bu doğrultuda THKP-C adına yayınladıkları “İhtilalin Yolu” başlıklı bildiride (özetle) “12 Mart sonrasında Türkiye’nin faşist bir diktatörlüğe dönüştüğü, bu nedenle silaha sarılmaktan başka bir çare kalmadığı” gerekçesiyle Kızıldere’de canlarını verecekleri bir mücadeleye giriştikleri de biliniyor. Bütün bunlar ortada duruyorken sözde tarihe tanıklık adına Dev-Genç’in muhtırayı desteklediği; Mahirlerin, Denizlerin darbeci olduğu şeklindeki iddiaların ne manası var?
Bu konuyu yıllardır tartışır dururuz. Yıllardır TİP çevresindeki arkadaşlar bizleri bir tek (hem de aralarında TİP üyesi bir oda başkanının da bulunduğu) demokratik kuruluşlar adına muhtıranın verildiği gün yayınlanmış bir bildiri nedeniyle 12 Mart’ı desteklemekle eleştirirler. Bizler de TİP yönetimini (evet, 12 Mart öncesinde bir sol cunta hareketine karşı çıkarak doğru bir tavır ortaya koymuş olmakla birlikte) sıkıyönetimin çağrısı üzerine hemen gidip teslim olarak 12 Mart faşizmine karşı en ufak bir mücadele girişiminde bile bulunmadıkları için, teslimiyetçi tutumlarından dolayı eleştiririz.
Bu tartışmalara bir örnek olsun diye otuz beş yıl önce bu konuda yazdığım ve Devrimci Gençlik Dergisinde yayınlanan bir yazımı yan sütunda görebilirsiniz. O yazıda da ifade edildiği gibi kuşkusuz Türkiye solunun geleneksel sağ eğilimlerinden kurtulma mücadelesi içindeki genç devrimci hareketin yayınladığı bildirilerdeki bazı ifadelerin eleştirilmesi elbette mümkündür. Ancak 12 Mart’a karşı verilen mücadele ortadayken Dev-Genç ve THKP-C’nin 12 muhtırasını bildiriler yayınlayarak desteklediğini iddia etmek büyük bir haksızlıktır. Kuşkusuz bizim onlara yönelttiğimiz eleştirilerde de ağır ve haksız sayılabilecek yönler olduğu söylenebilir. (12 Mart sonrasında sıkıyönetim tarafından arandığım dönemlerde saklandığım bir evde TİP taraftarı bir arkadaşla karşılaşmıştım. Bana teslim olmamız gerektiğini, teslim olursak sıkıyönetimin kaldırılacağını, demokrasiye geçileceğini söylediğinde, ona çok kırıcı sözler söylediğimi şimdi üzülerek hatırlarım.)
Ama bütün bu tartışmalar sonuç olarak sosyalizme inanan insanlar arasında, mücadelenin çıkarları açısından yürütülen bir tartışmaydı. Kuşkusuz onlarla devrimci mücadelenin pek çok sorunu konusunda önemli farklılıklarımız vardı; ama onlar hiçbir zaman sermaye uşaklığı yapmadılar.
Şimdi ise sermayenin yeni küresel siyasetlerinin iğvasına kapılmış serbest piyasa solcularının, sözde geçmişe tanıklık adına geçmişe göndermeler yaparak yürüttükleri saldırıların, suçlamaların bu tartışmayla hiç ilgisi yoktur. O yüzden kimse ne saygıdeğer Behice Boran’ı, ne Aybar’ı bu zamane solcularının Amerikancı demokratlıkları adına geçmiş devrimci hareketleri karalama çabalarına malzeme yapmaya kalkmamalıdır.
Bunlar şimdi zamanın sağcı egemenlerinin koltuğu altında ekranlara çıkıyorlar, sözde darbe karşıtlığı adına, yalnız 12 Mart’ta değil, 12 Eylül’de de devrimci hareketlerin amacının ordunun darbe yapmasını sağlamaktan ibaret olduğu, bunun için darbecilerin ellerine verdiği aynı silahlarla solcunun sağcıyı sağcının solcuyu vurduğu, darbe olur olmaz da silahlarını bırakıp hemen teslim oldukları türünden saçma sapan hikâyeler anlatabiliyorlar.
Bu gün görmek isteyen için oynanan oyun ortadadır. Bir yazımda “ihtiyaç duyulan şey AKP’nin –ılımlı- sol versiyonudur” diye yazmıştım. Şimdi birileri Amerikan tipi soldan da söz ediyormuş. Küreselleşme doğrultusunda -zaten engellenemeyen- gelişmelerle uyumlu, “çağdaş”, “ilerici” bir “yeni sol”! 21. yüzyıl Amerikan yüzyılı olacak diyorlardı ya, ona da bu yakışır doğrusu.
Bütün bu yalancı tanıklıklar, üzerimize yağdırılan bunca çamur sadece bunun için.
Bu kadar açık.

**
EMPERYALİZME VEOLİGARŞİYE KARŞI DEVRIMCI GENCLIK
12 Mart, DEV-GENÇ ve TİP*
Ülkemizin yakın geçmişinde bir açık faşist diktatörlük uygulaması olarak yaşanan dönemin başlangıcı olan 12 Mart Muhtırası'nın 5. senesinde "12 MART OLAYI" üzerinde gerek burjuva basında gerekse "sol" basında çeşitli görüş ve değerlendirmeler, çözümlemeler ileri sürüldü. Bu görüşler ve tahliller hakkında gerçi söylenecek çok şey var. Ama biz burada bu konu üzerinde uzun uzun duracak değiliz. Devrimcilerin 5 yıl önceki yaklaşımlarının hala bu konudaki en doğru yaklaşım olduğunu söylemekle yetineceğiz.
Bizim burada üzerinde durmak ve açığa çıkarmak istediğimiz konu, ülkemiz "sol"unda bazı çevreler ve bir kısım aydınlar tarafından zaman zaman ortaya atılan "Dev-Genç'in 12 Mart'ı desteklediği" yolundaki iddialardır.
Çoğu zaman maksatlı olarak; ülkemiz "sol"unun gelişme sürecinde devrimci bir evre olan Dev-Genç hareketini karalama, revizyonist görüşlere güç kazandırma amacıyla ve bazen de kulaktan dolma bilgilerle ortaya atılan bu iddialar karşısında gerçeği ortaya koymak-gerçi maksatlı iddiaları ortaya atanlar için hiçbir anlam ifade etmeyecektir ama yine de- bugün gereklidir.
Dev-Genç'in 12 Mart'ı desteklediği iddialarının kaynağını 14 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinin bir manşet haberi oluşturmaktadır. 'Devrimci kuruluşlar tutumu (12 Mart kastediliyor) destekliyor" şeklindeki manşet-haber. Gerçekte ne Dev-Genç 12 Mart'ı destekleyen bir bildiri yayınlamış, ne de böyle bir bildiriye imza atmıştır. Olayların gelişmesi aynen şöyledir: 12 Mart muhtırasının radyodan okunduğu günün akşamı bazı devrimci-demokratik kuruluşlar arasında bir ortak toplantı düzenlenmiştir. Daha önceleri de bu türden ortak toplantılar, Demokratik Güçbirliği toplantıları şeklinde sürdürülmüştür.
12 Mart günü yapılan toplantıya katılan kuruluş temsilcileri arasında başlıca 3 görüş ortaya çıkmıştır. Bir görüş 12 Mart'ın ilerici-devrimci bir hareket olduğunu, desteklemek gerektiğini savunmuştur.
Dev-Genç temsilcisi ve Mimarlar Odası temsilcisi bu görüşe kesin karşı çıkmıştır ve muhtıraya karşı çıkılması görüşünü savunmuştur. Dev-Genç temsilcisi destekleme şeklindeki bir bildiriye imza atmayacaklarını ve kendi görüşlerini bağımsız bir bildiriyle açıklayacağını söylemiştir.
Bir Oda'nın "Doktorcu" olarak bilinen başkanı ve TÖS'ün o zamanki TİP eğilimli başkanı da Dev-Genç'in tavrına karşı çıkarak muhtıraya karşı çıkılmaması görüşünü ileri sürmüşlerdir. Sonuçta ne karşı çıkma ne destekleme anlamına gelmeyecek altta fotokopisi görülen bildirinin ortak olarak yayınlanması kararlaştırılmıştır (1). Muhtıra karşısında muğlak bir ifade taşıyan bu bildiriyi, 12 Mart Muhtıra'sını (ve Erim hükümetini) sıkıyönetime kadar destekleyen İlhan Selçuk yönetimindeki Cumhuriyet gazetesi destekleme olarak yorumlayan, haberi o şekilde vermeyi tercih etmiştir.
İşte bu "gazetecilik olayı" o günden bu yana Dev-Genç'in 12 Mart Muhtırası'nı desteklediği şeklindeki yalan ve maksatlı haberlere kaynaklık etmiştir. 6 günlük Dev-Genç yönetimi bu haberi tekzip etmemekle hata etmiştir. Ama hemen o günlerde kendi görüşlerini bir bildiri ile açıklamıştır. Altta fotokopisini yayınladığımız bildiri bütün Türkiye çapında Dev-Genç örgütleri aracılığıyla 10 binlerce basılarak dağıtılmıştır.

12 MART KARŞISINDA TÜRKİYE SOLU
Şüphesiz ki gerek demokratik kuruluşların ortak bildirilerini, gerekse 12 Mart konusundaki Dev-Genç bildirisini birçok yönden eleştirmek mümkündür ve hatta gereklidir. Mümkün olmayan şey, bu bildirilere dayanarak -ve 12 Mart konusunda hemen o günlerde yayınlanan Kurtuluş gazetesindeki, bugün bile hala konuya en doğru yaklaşım niteliğini taşıyan görüş ve yorum ortada iken -Dev-Genç'in 12 Mart Muhtırası'nı desteklediğini iddia edebilmektir( 2 ).
Şüphesiz her önemli olay karşısında olduğu gibi 12 Mart karşısındaki tavırlar da birer mihenk taşıdır. Bu tavırlar incelendiği zaman, sözde işçi sınıfını temsil ettiğini söyleyen bir çok "sol parti" ve kümelenmeler hakkında çok önemli bilgi ve sonuçlara ulaşılabilir. Bir bütün olarak söylenebilir ki, 12 Mart karşısında ülkemiz solunun içindeki burjuva eğilimleri ağır basmıştır. Hem muhtıra karşısında, hem de tüm bir dönem boyunca. Sadece 70'lerin içinden filizlenen genç Devrimci Hareket hem Muhtıra karşısında hem de tüm 12 Mart gericiliği döneminde onurlu bir sınav vermiştir. Bu gerçeği, onlarca yiğit devrimcinin kanlarıyla Türkiye topraklarına yazdıklan bu gerçeği, bir takım kocakarı dedikoduları ile unutturmak mümkün müdür?
TİP'in yayın organı "Çark-Başak"ın 3. sayısında şu satırları okuyoruz: "TİP'in 12 Mart karşısındaki doğru tavrı bugün nedense unutturulmak istenmektedir". Neymiş bu doğru tavır? Bu tavrı yine aynı dergiden öğrenelim: "...Oysa işçi sınıfının politik ve ekonomik mücadelesi ve örgütlenmesi, demokratikleşme sürecinin ilerlemesi bakımından (bu) anayasal hak ve özgürlüklerin korunması ilk şarttır. Onun için TİP, muhtıra radyodan okunur okunmaz (...) seçimlere gidilmesini talep etti."
İşte 12 Mart karşısında. TİP'in doğru tavrı(!). İşçi sınıfının politik ve ekonomik mücadelesinin ilk şartını anayasal haklarda gören bu düşünce tabii anayasal haklar ortadan kaldırılınca -işçi sınıfının politik mücadelesi verilemeyeceğine göre(!)- gidip teslim olmaktan başka bir yol bulamayacaktır. Nitekim TİP yöneticilerinin "sıkıyönetimin teslim ol çağrıları radyodan yayınlanır yayınlanmaz" valizlerini alarak Mamak yolunu tutmaları bu bakımdan onların düşüncelerine uyan bir davranıştır. Ama 12 Mart karşısındaki bu tavırlarını bir günah gibi saklayacaklarına; temel varlık şartını anayasal haklarda bulan, sıkıyönetim komutanı "kapan" deyince kapanan, "açıl" deyince açılan bir partiyi işçi sınıfı partisi; toplan denince toplanan bir takımeri tavnnı da doğru tavır diye bugün devrimcilere yutturmaya kalkıyorlar.
(1) Bildiri yazma komitesinde TÖS, İnşaat Mühendisleri Odası ve DEV-GENÇ temsilcileri yer almıştır.
(2) Yine bu arada bu bildiri olayının yanında bir başka olayı daha aktaralım: Ortak kuruluşlar adına bildiriyi kaleme alanlardan İnşaat Mühendisleri Odası temsilcisi, kuruluşların haberi olmaksızın, yetkisi olmadığı halde, kuruluşlar adına ortak bir telgraf çekerek muhtırayı imzalayanlara başarı dilemiştir.
* Devrimci Gençlik 7. Sayı - 1976

oguzhanmuftuoglu@birgun.net / 15:23 19 Temmuz 2009

http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1187090571&news_code=1248006222&day=19&month=07&year=2009

Dienstag, 31. März 2009

BAĞIMSIZLIK UĞRUNA AL KANLARA BOYANDIK

Devrimcileri ölümsüzleştiren fikirleridir

sunday_12383260231

OĞUZHAN MÜTFÜOĞLU
Kızıldere katliamı sol açısından bir dönemin sonu oldu; bir dönüm noktası. Bazen 68 ve 78 kuşakları arasında kıyaslamalar yapılır; 68’in masumiyetinin 78’de olmadığı gibi...
Aslında bir bakıma doğrudur bu. Çünkü, sonraki kuşak, 70’li yılların gençliği, dönüp baktığında Denizler’in idamıydı arkasında gördüğü, Kızıldere’ydi. İster istemez, egemen sınıfların politikalarının Türkiye’yi bir iç savaşa sürüklediği koşullarda o geçmişle bağıntılı olarak şekillendi yeni dönem.
Devrimcileri ölümsüzleştiren kahramanlıkları kadar fikirleridir de. Onları öldürdüler ama daha on yıl geçmeden fikirlerinin yüzbinlerin ellerindeki yumruklu yıldızlarla bayraklaşmasını önleyemediler.
Bu da yüzlerce, binlerce isimsiz kahramanın yer aldığı yeni dönemin, yetmişsekizlilerin hikâyesidir.
65-71 yıllarında gelişen devrimci hareketlerin hemen hemen bütün kurucu kadrosunun ortadan kalkması geleneğin bütünlüğünün ve devamlılığının sağlanmasını zorlaştıran bir sonuç doğurdu.
Orduya ilişkin olanı hariç bütün temel görüşleri sürekli değişen D. Perinçek’in PDA’sı (tek tek ayrılan ‘hainleri’ dışında) bütünlüğünü sürdürebilirken, “Münirler’in” “Yusuflar’ın” hayaleti sanki devrimci geleneklerin peşinden hiç ayrılmıyor gibi…
O büyük devrimci geçmişe rağmen, devrimci geleneğin bugün yaşadığı etkisizliğin nedenlerinden biri, belki de cevabı içinde bu şifrede saklıdır.

Yazinin devami asagida..

http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1238325751&year=2009&month=03&day=29

Mittwoch, 7. Januar 2009

ÖDP'DE TARTIŞMA SÜRÜYOR

Aklın Yolu

OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU



İki yıl önce yeniden başkanlığa seçilen Ufuk Uras o tarihten bu yana parti içindeki ayrışmaları körükleyen bir tavır sergiliyor. Bir yandan solu birleştirip büyütmekten dem vururken öte yandan şu anda Parti Meclisi çoğunluğunu oluşturan kesimleri hedef alan ve partiyi parçalanmaya götüren sorumsuz konuşmalar yapıyor. Özellikle AKP yanlısı Zaman ve Taraf gibi gazetelerde yaptığı bu konuşmalarla parti içindeki ortamı zehirliyor ve tartışmanın sağlıklı bir zeminde yürümesini önlüyor.

Ufuk Uras’ın bu konuşmalarında özellikle içinde benim de bulunduğum ve partinin kurucu çoğunluğunu oluşturan Devrimci Yol geleneği hakkında ulusalcılıktan Ergenekonculuğa varan yakışıksız imalarda bulunmasının nedenini anlayabilmiş değilim. Tuncay Güneyin kimin tarafından ne maksatla kullanıldığı ayan beyan ortada. Onun ifadeleri üzerine kurgulanan bir davanın arkasına takılmayı doğru bulmayanları CİA destekli Fethullahçı yayın organlarında suçlamak, parti içinde onlara karşı mücadele ettiğini söylemek hangi akla hizmettir gerçekten anlamıyorum. Partide temizlenmesi gereken keneler, çakıl taşları varmış, hıyar mı salatalık mı fark etmezmiş, bunlar ÖDP gibi siyasette yepyeni bir kültür getirmeyi hedefleyen devrimci bir partinin başkanına yakışan şeyler değil. Hele solda birliği sağlama iddiası taşıyan bir parti başkanı her şeyden önce partisi içindeki farklılıkları kışkırtarak içinden çıkılmaz bir hale sürüklemeye çalışmaz, önce kendi partisi içindeki birliği sağlamaya çalışır.

Ahmet Asena BirGün gazetesinde dün yayınlanan yazısında “partideki krizin kendisine devrimci diyen bir gurubun kendi dışındakileri liberal diye suçlayarak devrimci bir atılımla tasfiye etmeye çalışmasından kaynaklandığını” yazmış! Böyle yalan yanlış iddialar ortaya atmanın herkesi salak yerine koymaktan başka bir manası olamaz. Partideki görüş ayrılıklarının neler olduğunu herkes biliyor, izliyor. Ufuk Uras etrafında toplanan bir grup arkadaş Kürt ve Alevi hareketiyle solu birleştirecek yeni bir parti arayışında olduklarını ifade ediyorlar ve bazen bunu kendileri eski TİP gibi bir parti diye tanımlıyorlar. Bunun için ‘çatı partisi’ toplantılarına katılmakla birlikte başka bazı toplantılar da yürütüyorlar; ancak bunları parti ortamında Atila Aytemur dışında açıkça ifade etmiyorlar. Bunlar daha çok ülkede var olan kamplaşmada darbecilere karşı olmayı esas alan ve AKP’ye yakın duran (ülkeyi demokratikleşecek) politikalarla solun daha başarılı olabileceğine inanıyorlar. AKP yanlısı medyadan da bunun için destek buluyorlar.

Bana sol açısından doğru bir çözüm yolu olarak görünmeyen böyle bir arayış içine girmek elbette herkesin hakkı olmalıdır. Ancak bana göre içindeki çok geniş bir kesimin benimsemediği ortada olan böyle bir yola ÖDP yi zorlayarak bir iç kargaşaya sürüklemek hiç doğru bir şey değildir. Varsın ÖDP bu gün zayıf ve etkisiz bir konumda bulunsun; köklü bir düzen değişikliği hedefiyle devrimci politik bir hat izleyerek kendi özgücüne güvenerek emekçi kitlelerle kucaklaşmanın yolunun bulunabileceğine inananlar da bu yolda yürümeye devam etsinler.

Bu yazinin tümü asagidaki link de

http://www.birgun.net/actuel_index.php?news_code=1231324197&year=2009&month=01&day=07

Montag, 1. September 2008

SAHTE DOSTLAR -III-

oguzhanmuftuoglu@birgun.net /


Demokrat aydın kesimle sosyalist sol arasında son dönemde giderek keskinleşen ve BirGün’cülere karşı ergenekonculuk türünden akıl almaz suçlamalar yöneltilmesine yol açan ayrılmaların bir nedeni kuşkusuz 12 Eylül terörünün yarattığı bir sonuçtur. 12 Eylül"ün sonuçlarından biri yarattığı büyük düşünce terörüyle, halkın direncini, sola olan güveniyle birlikte yok etmiş olmasıdır. O dönemde yaşanan büyük faşist baskı dalgası Türkiye solunun insan hakları ve demokrasi temelindeki bir savunma çizgisine çekilmesine neden oldu. Bu sayede ikisi de birbirini tamamlayan sağ muhafazakar ve neo liberal fikirler, adeta çağımızın bir hastalığı gibi Türkiye’nin düşünce hayatında büyük bir güç kazanma imkanı buldu. Ancak bu süreçte kuşkusuz asıl belirleyici rolü, küreselleşmeye bağlı olarak dünya çapında esen fikir akımlarının etkisi oynamıştır.

Devami asagida.....

http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1187090571&news_code=1220266462&year=2008&month=09&day=01

SAHTE DOSTLAR -II-

oguzhanmuftuoglu@birgun.net /

Doğrusunu isterseniz nereden başlayacağımı ve neyi nasıl söyleyeceğimi tam kestiremiyorum.

Yirmili yaşlarımdan itibaren bütün hayatım sola karşı Türkçülük temelinde geliştirilen ırkçı faşist saldırılara karşı ideolojik ve politik düzlemlerle sürdürdüğümüz mücadeleler içinde geçti. Belki bu yüzden Marks"ı, Engels’i, Lenin’i bile okuyamadan önce, sosyalist olmanın her şeyden önce insanın kendi kimliğini etnik/dinsel aidiyetine göre tanımlamamasıyla başladığını öğrendik; bu yüzden kendimizi Türk, Kürt, Ermeni, Arap, Rum, Gürcü, Laz olarak görmedik, biz sosyalistiz, devrimciyiz dedik.

Devami asagida


http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1187090571&news_code=1220176972&year=2008&month=08&day=31

SAHTE DOSTLAR -I-

Agos gazetesinin son sayısında ortalıkta dolaştırılan iddialarla ilgili olarak beni aradıkları ama benim sorulara yanıt vermek istemediğim şeklinde bir haber yayınlanmış!

Benim yaşadığım bölgede bulunmadığı için gazeteyi görmedim, bu bilgiyi de bir arkadaşım telefonla verdi.

Önce en sondan başlayalım. Bu iddia tamamen yalan.

Devami asagida.....


http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1187090571&news_code=1220085127&year=2008&month=08&day=30

Montag, 10. Dezember 2007

Oguzhan Muftuoglu diger yazilari (Birgün)

Resme tiklayin

oguzhan_muftuoglu

MISAFIR DEFTERI

Sitem hakkinda

Bu sitede diger sitelerden sectigim yada gazetelerden buldugum ve sizlerle paylasmak istedigim yazi,siir,resim vs seyleri bulacaksiniz.Umarim begenirsiniz.

Dinlediklerim

Seyrettigim filmler

bana bir sehler oluyor

Aziz Nesin
Bam teli
Can Dündar
CUMOK
Enver gökce
Enver Karagöz
Fikri Sönmez
Gülten Akin
Karamizah
Laz Kapital
Melih Pekdemir
Nazım Hikmet
Ofli hoca
Oguz Aral
Oguzhan Muftuoglu
Okuma kösesi
... weitere
Profil
Abmelden
Weblog abonnieren