Koyunlar ve danalar neden intihar etmesinler ki?
Temmuz ayında Van’ın Gevaş ilçesinde, önce bir koyun ardından da 1479 koyun uçurumdan aşağıya atlayınca, bu facia basında "koyunlar intihar etti" diye haber oldu; kısa süre sonra Bitlis’in Tatvan ilçesinde de koyun intiharları yaşandı. Demeye kalmadı; Ağustos ayında Hakkari’nin Durankaya beldesinde bu kez "dana intiharları" meydana geldi. Bu konuya takılmıştım; "sürü psikolojisi" ne menem bir şeydir kavrayabilmek için Gustave le Bon’un "Kitleler Psikolojisi" kitabına el attım ve aradığımı da 125. sayfada buldum:
"Tekrar tekrar aynı tarzda ortaya atılan iddialar, fikir cereyanı dediğimiz şeyi husule getirir ve o zaman sirayetin kudretli mekanizması işe karışır.
Fikirler, hisler, heyecanlar, inançlar kitleler üzerinden mikropların sirayeti kadar kudretli tesirlere maliktirler. Bu hadise bir sürü halinde bulundukları zaman hayvanlarda da görülebilir. ...Bir veya birkaç koyunun bir şeyden ürkmesi derhal öteki koyunları da ürkütür."
Tesadüf bu ya, aynı kitapta Mersin ve ardı ndan Trabzon’da meydana gelen olayların; yurdun çeşitli yerlerinde tekrar tekrar patlak veren linç girişimlerinin de "psikolojik" izahları yer alıyordu. Ama önce Gustave le Bon’dan söz edeyim.
Şahıs, 1841-1931 yılları arasında yaşamış bir Fransız sosyal psikolog; sözünü ettiğim kitabını da tam 110 yıl önce yayınlamı ş; ırkların üstünlüğüne dair başka çalışmaları da var.
Bizim "Türkçüler"den Nihal Atsız da bundan epey etkilenmiş. Ülkü Ocakları web sitesinde tavsiye edilen kitaplar arasında yer alıyor. Bedir Yayınevi de 1969 baskısına şöyle bir not düşmüş: "Sosyalizm mahiyeti gereği yakın bir gelecekte kitleleri saracak ve bu kitleler şuursuz bir halde oluk oluk kan akıtacaklar."
Sosyalizmin yayılması tehlikesine karşı kaleme alınmış bir kitap; belli ki faşizmin yayılmasına hizmet etmiş.
Yazarın analizlerinden "faşizme kitle tabanı yaratmak" bakımından yıllar önce Himmler’in ve sonra bizimkilerin yararlandığı aşikâr..."Kitleler" diye çevrilmiş ama aslında yazar "kalabalıklar"dan söz ediyor. Ve bu konuda, mefhumu muhalifinden solcuların da çıkaracağı epey ders var.
Birinci ders şudur: "İlim bize hakikati yahut, hiç olmazsa zekamızca anlaşılması mümkün münasebetleri öğretmeyi vaat etti. İlim bize hiçbir zaman ne sulh, ne saadet getireceğini vaat etmedi.
Hislerimize karşı pek büyük ve sarsılmaz bir kayıtsızlığı olan ilim, feryatlarımızı işitemez ve onun yıktığı hayalleri de hiçbir şey yerine getiremez.". (s. 25) Ama "bir şey" getiriyor işte! İdeolojiler insanların hislerine pek sıkı şekilde hitap ediyor; insanları n feryatlarını işitiyor ve insanların hayatını, bilimin "boş hayaller" dediği şeylerle dolduruyor.
Bu yüzden insanlar inanılır bir davaya, ideolojiye ihtiyaç duyuyorlar ve bu yüzden ideolojileri uğruna "canlı bomba" olmaya bile razılar; ve bu yüzden "kalabalıklar", şuursuzca siyasi linç olaylarına teşne haldeler.
İkinci ders şudur: "Kitle halinde bulunan ferdin başlıca hususiyetleri: Şuurlu şahsiyetin kaybolması, şuuraltı ile hareket eden şahsiyetin hakimiyeti, hislerin, fikirlerin sirayet yoluyla aynı istikamete yönelişi, telkin olunan fikirlerin hemen icrasına başlamak isteğidir." (s. 38)
İşte bu noktada, neden koyunların intihar ettiği, Mersin’de yaşanan bir olayın nasıl Trabzon’da tekrarlanabildiği anlaşılabiliyor: Telkin ve sirayet..
İsterseniz buna "ipnotize olmak" diyebilirsiniz. İnsanlar koyun değildir. İnsanlar, ideolojik telkinlere boyun eğmeye meyyaldir ve günümüzde televizyon kutuları karşısında pek kolay ipnotize edilirler; bunu biliyoruz. Gustave le Bon, bu işin ta pleblerden beri böyle olduğunu söylerken, biz de üçüncü dersimizi alıyoruz: "Kitleler yalnız hayalleriyle düşünebildiklerinden yine yalnı z hayalleri vasıtasıyla tesir altında bulundurulabilirler.. ...Vaktiyle Roma’nın plebleri (avam tabakası) için, ideal saadet ekmek ve tiyatrolar, her nevi seyir oyunları idi. Aradan bir çok devirler geçmesine rağmen böyle bir idealde pek az değişiklik olmuştur." (s. 72) Yazarın, "Halkın muhayyilesine en çok tesir eden manzara tiyatrodur," diye kurduğu cümlede, bugün "tiyatro" yerine "televizyon" kelimesini geçirmek yeterli değil mi?
5.9.2005
Melih Pekdemir
"Tekrar tekrar aynı tarzda ortaya atılan iddialar, fikir cereyanı dediğimiz şeyi husule getirir ve o zaman sirayetin kudretli mekanizması işe karışır.
Fikirler, hisler, heyecanlar, inançlar kitleler üzerinden mikropların sirayeti kadar kudretli tesirlere maliktirler. Bu hadise bir sürü halinde bulundukları zaman hayvanlarda da görülebilir. ...Bir veya birkaç koyunun bir şeyden ürkmesi derhal öteki koyunları da ürkütür."
Tesadüf bu ya, aynı kitapta Mersin ve ardı ndan Trabzon’da meydana gelen olayların; yurdun çeşitli yerlerinde tekrar tekrar patlak veren linç girişimlerinin de "psikolojik" izahları yer alıyordu. Ama önce Gustave le Bon’dan söz edeyim.
Şahıs, 1841-1931 yılları arasında yaşamış bir Fransız sosyal psikolog; sözünü ettiğim kitabını da tam 110 yıl önce yayınlamı ş; ırkların üstünlüğüne dair başka çalışmaları da var.
Bizim "Türkçüler"den Nihal Atsız da bundan epey etkilenmiş. Ülkü Ocakları web sitesinde tavsiye edilen kitaplar arasında yer alıyor. Bedir Yayınevi de 1969 baskısına şöyle bir not düşmüş: "Sosyalizm mahiyeti gereği yakın bir gelecekte kitleleri saracak ve bu kitleler şuursuz bir halde oluk oluk kan akıtacaklar."
Sosyalizmin yayılması tehlikesine karşı kaleme alınmış bir kitap; belli ki faşizmin yayılmasına hizmet etmiş.
Yazarın analizlerinden "faşizme kitle tabanı yaratmak" bakımından yıllar önce Himmler’in ve sonra bizimkilerin yararlandığı aşikâr..."Kitleler" diye çevrilmiş ama aslında yazar "kalabalıklar"dan söz ediyor. Ve bu konuda, mefhumu muhalifinden solcuların da çıkaracağı epey ders var.
Birinci ders şudur: "İlim bize hakikati yahut, hiç olmazsa zekamızca anlaşılması mümkün münasebetleri öğretmeyi vaat etti. İlim bize hiçbir zaman ne sulh, ne saadet getireceğini vaat etmedi.
Hislerimize karşı pek büyük ve sarsılmaz bir kayıtsızlığı olan ilim, feryatlarımızı işitemez ve onun yıktığı hayalleri de hiçbir şey yerine getiremez.". (s. 25) Ama "bir şey" getiriyor işte! İdeolojiler insanların hislerine pek sıkı şekilde hitap ediyor; insanları n feryatlarını işitiyor ve insanların hayatını, bilimin "boş hayaller" dediği şeylerle dolduruyor.
Bu yüzden insanlar inanılır bir davaya, ideolojiye ihtiyaç duyuyorlar ve bu yüzden ideolojileri uğruna "canlı bomba" olmaya bile razılar; ve bu yüzden "kalabalıklar", şuursuzca siyasi linç olaylarına teşne haldeler.
İkinci ders şudur: "Kitle halinde bulunan ferdin başlıca hususiyetleri: Şuurlu şahsiyetin kaybolması, şuuraltı ile hareket eden şahsiyetin hakimiyeti, hislerin, fikirlerin sirayet yoluyla aynı istikamete yönelişi, telkin olunan fikirlerin hemen icrasına başlamak isteğidir." (s. 38)
İşte bu noktada, neden koyunların intihar ettiği, Mersin’de yaşanan bir olayın nasıl Trabzon’da tekrarlanabildiği anlaşılabiliyor: Telkin ve sirayet..
İsterseniz buna "ipnotize olmak" diyebilirsiniz. İnsanlar koyun değildir. İnsanlar, ideolojik telkinlere boyun eğmeye meyyaldir ve günümüzde televizyon kutuları karşısında pek kolay ipnotize edilirler; bunu biliyoruz. Gustave le Bon, bu işin ta pleblerden beri böyle olduğunu söylerken, biz de üçüncü dersimizi alıyoruz: "Kitleler yalnız hayalleriyle düşünebildiklerinden yine yalnı z hayalleri vasıtasıyla tesir altında bulundurulabilirler.. ...Vaktiyle Roma’nın plebleri (avam tabakası) için, ideal saadet ekmek ve tiyatrolar, her nevi seyir oyunları idi. Aradan bir çok devirler geçmesine rağmen böyle bir idealde pek az değişiklik olmuştur." (s. 72) Yazarın, "Halkın muhayyilesine en çok tesir eden manzara tiyatrodur," diye kurduğu cümlede, bugün "tiyatro" yerine "televizyon" kelimesini geçirmek yeterli değil mi?
5.9.2005
Melih Pekdemir
arasorbul - 6. Sep, 16:28