Asker kışlaya, siyaset sandığa, toplumsal muhalefet sokağa!
Aslında bugünün "tavrı" bakımından tek cümle yeterlidir: Askerin siyasete müdahalesi kabul edilemez... AKP'ye elbette karşıyız... Şeriat tehlikesinden dolayı elbette endişeliyiz... AKP'nin iktidardan gitmesi için yüzlerce gerekçe ileri sürebiliriz. Ama askeri bir darbeden yana olabilmek için aklımıza tek bir gerekçe bile gelmez. Gelseydi zaten, sanırım aynaya bakamazdık. Çünkü dörtte bir seçmen oyuyla, dörtte üç seçmenin iradesini hiçe sayan AKP'nin demokrasiyi temsil etmediğini biliriz ama Hükümetin Darbesine karşı yapılmak istenen Devlet Darbesinde sadece demokrasiden yana taraf olabiliriz.
Neler oluyor? Aylardır "rejim krizi" nüksetti diye yazıyorum ya; artık adını da koyabilirim: 27 Nisan, tarihe 28 Şubat'ın nüksetmesi olarak geçecek. 27 Nisan gecesi www.tsk.mil.tr sitesinden "BA- 08 / 07" kayıt numarası taşıyan muhtırayı okudum. Sabahı zor ettim. Zira esas olarak ABD açıklamasını merak ediyordum. Onu da okudum: "Laik demokrasi"den yanayız diyordu Amerikalılar ve "Taraf değiliz" diye ekliyorlardı. ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton I. Abramowitz de "Ne darbe olur ne şeriat gelir" demişti. Eveeet... Öyleyse "büyük fotoğrafa bir kez daha bakmalıydık. Irak'tan çekilmenin yollarını ve Ortadoğu'nun yine yeni bir dizaynını tartışan Amerikan yönetimi, TSK'yı karşısına almaya niyetli değil. Ama şu konjonktürde AKP hükümetine de her istediğini yaptırıyordu. Öte yandan demokrasinin "motoru" sayılan AB cenahı ise şimdilerde askerin siyasete müdahalelerini "meşrulaştıran" bir yerde duruyordu: Asker, "ne geldiyse başımıza zaten AB yüzünden geldi" argümanıyla toplum indinde giderek ikna edici bir pozisyona sahip olmaktaydı.
Peki şimdi neler olacak? Aslında Muhtıranın ardından neler olabileceği yine muhtırada yazıyor: "Türk Silahlı Kuvvetleri ... gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır." AKP'nin icraatları ve türbanlı Hayrünnisa hanımın eşi Abdullah beyin adaylığı ilk adım için "yeter şart" sayıldı; seçilmesinin ise ikinci adım için "gerek şart" olduğu anlaşılıyor. Yani Abdullah bey seçilirse "gereken" yapılacakmış... Önce "Ordu kılıcını attı", hemen ardından "Hükümet de kılıcını attı." Şimdi soluklarımızı tuttuk, ikinci adımı kimin atacağını bekliyoruz. Sıra askerde mi? Asker, gece yarısı muhtırasıyla, belirleyici olanın Anayasa Mahkemesi'nin değil kendisinin olduğunu vurgulama ihtiyacını mı hissettirdi?
Kötümser soru şöyledir: "Mahkemeye düşen" demokrasi, açık ve net bir şekilde askeri cezaevine mi konulacak? Bu soruya "evet yahu öyle oldu" cevabını, demek ki, bu sütunlardan veremeyeceğim, üzerinde mutlaka "görülmüştür" damgası olan mektuplardan, ezop diliyle eşe dosta yazabileceğim... İyimserliğimizi korursak: "Açık ve net bir şekilde" ortaya konulacağı söylenen "tavır ve davranışları" gerekli görülmediği, yani gidişat klasik bir darbe yönünde olmadığı takdirde, bu kez, anti demokratik Muhtıra sayesinde (!) "demokrasi çarkı" dönecek, erken seçimler yapılacakmış. Biz de "sadece çarkımıza tü-kürdüler" deyip sineye mi çekeceğiz?
Haldeki durumda, Askerin Muhtırası ve hükümetin aynı sertlikteki cevabı ile "durum 1-1" diye okunabilir. Yapılacak erken seçim belli ki bir referandum havasında geçecek. Lüzumsuz bir kehanet gibi görülebilir ama AKP bu referandumu muhtemelen kaybedecek; tıpkı 28 Şubattan sonraki ilk seçimde, yani 1999 seçimlerinde Refah Partisi'nin kaybettiği gibi... Ve böylece Muhtıra kısa vadede (ama kısa vadede!) hedefine ulaşmış sayılacak. Yani skor bu haliyle 1-1 yazsa bile, asker hükmen galip çıkmış olacak. Refah Partisi mağdur ve korkak olarak tarihe geçmişti, bu yüzden AKP mağdur ve kahraman olma peşinde... Ama IMF'ye, ABD'ye, reel siyasete, entrikaya teslim haldeyken bu şansını zaten kaybetmişti. Şimdi yenilen sadece AKP değil elbette, tepeden vesayet demokrasisini içine sindiremeyen bütün güçler...
Böyle ileri geri yazıp duruyorum ama ya Pazartesi günü, yani bugün sizler bu yazıyı okurken borsa çökmüş, sıcak para kaçmış, ekonomi felç olmuş bir haldeyse? Böyle bir enkazın sorumluluğunu yüklenen hangi darbe hükmünü sürdürebilir? Bunu bilemem, bunu yapanlar bilir... Ama mesela yabancı sermayenin kaçmasıyla ekonomik krizin tetiklenmesi ise "büyük fotoğrafın bir kez daha öne çıkması anlamına gelir, bunu iyi bilirim.
Aslında daha 2006 Kasım ayında bu konuda diyeceğimi demiştim: "Sesi en çok çıkan Devlet, alttan almaya çalışan ise Hükümet olduğuna göre, bu kriz ağırlıkla bir Devlet krizi görüntüsü veriyor. Seyircilerin kendilerinin yazıp yine kendilerinin rol aldığı bir başka senaryo sahneye konmadığı sürece, bu krizi ya ABD ya AB çözecektir; çünkü bu iki faktör ya da aktör, devletin asıl sahibinin (sermayenin!) sahibidirler."
Devlet onların olsun, biz kendimize, yani toplumun geleceğine sahip çıkalım: "Ne şeriat ne darbe, özgür demokratik Türkiye!"
melihpekdemir@birgun.net 29/04/07
Neler oluyor? Aylardır "rejim krizi" nüksetti diye yazıyorum ya; artık adını da koyabilirim: 27 Nisan, tarihe 28 Şubat'ın nüksetmesi olarak geçecek. 27 Nisan gecesi www.tsk.mil.tr sitesinden "BA- 08 / 07" kayıt numarası taşıyan muhtırayı okudum. Sabahı zor ettim. Zira esas olarak ABD açıklamasını merak ediyordum. Onu da okudum: "Laik demokrasi"den yanayız diyordu Amerikalılar ve "Taraf değiliz" diye ekliyorlardı. ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton I. Abramowitz de "Ne darbe olur ne şeriat gelir" demişti. Eveeet... Öyleyse "büyük fotoğrafa bir kez daha bakmalıydık. Irak'tan çekilmenin yollarını ve Ortadoğu'nun yine yeni bir dizaynını tartışan Amerikan yönetimi, TSK'yı karşısına almaya niyetli değil. Ama şu konjonktürde AKP hükümetine de her istediğini yaptırıyordu. Öte yandan demokrasinin "motoru" sayılan AB cenahı ise şimdilerde askerin siyasete müdahalelerini "meşrulaştıran" bir yerde duruyordu: Asker, "ne geldiyse başımıza zaten AB yüzünden geldi" argümanıyla toplum indinde giderek ikna edici bir pozisyona sahip olmaktaydı.
Peki şimdi neler olacak? Aslında Muhtıranın ardından neler olabileceği yine muhtırada yazıyor: "Türk Silahlı Kuvvetleri ... gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır." AKP'nin icraatları ve türbanlı Hayrünnisa hanımın eşi Abdullah beyin adaylığı ilk adım için "yeter şart" sayıldı; seçilmesinin ise ikinci adım için "gerek şart" olduğu anlaşılıyor. Yani Abdullah bey seçilirse "gereken" yapılacakmış... Önce "Ordu kılıcını attı", hemen ardından "Hükümet de kılıcını attı." Şimdi soluklarımızı tuttuk, ikinci adımı kimin atacağını bekliyoruz. Sıra askerde mi? Asker, gece yarısı muhtırasıyla, belirleyici olanın Anayasa Mahkemesi'nin değil kendisinin olduğunu vurgulama ihtiyacını mı hissettirdi?
Kötümser soru şöyledir: "Mahkemeye düşen" demokrasi, açık ve net bir şekilde askeri cezaevine mi konulacak? Bu soruya "evet yahu öyle oldu" cevabını, demek ki, bu sütunlardan veremeyeceğim, üzerinde mutlaka "görülmüştür" damgası olan mektuplardan, ezop diliyle eşe dosta yazabileceğim... İyimserliğimizi korursak: "Açık ve net bir şekilde" ortaya konulacağı söylenen "tavır ve davranışları" gerekli görülmediği, yani gidişat klasik bir darbe yönünde olmadığı takdirde, bu kez, anti demokratik Muhtıra sayesinde (!) "demokrasi çarkı" dönecek, erken seçimler yapılacakmış. Biz de "sadece çarkımıza tü-kürdüler" deyip sineye mi çekeceğiz?
Haldeki durumda, Askerin Muhtırası ve hükümetin aynı sertlikteki cevabı ile "durum 1-1" diye okunabilir. Yapılacak erken seçim belli ki bir referandum havasında geçecek. Lüzumsuz bir kehanet gibi görülebilir ama AKP bu referandumu muhtemelen kaybedecek; tıpkı 28 Şubattan sonraki ilk seçimde, yani 1999 seçimlerinde Refah Partisi'nin kaybettiği gibi... Ve böylece Muhtıra kısa vadede (ama kısa vadede!) hedefine ulaşmış sayılacak. Yani skor bu haliyle 1-1 yazsa bile, asker hükmen galip çıkmış olacak. Refah Partisi mağdur ve korkak olarak tarihe geçmişti, bu yüzden AKP mağdur ve kahraman olma peşinde... Ama IMF'ye, ABD'ye, reel siyasete, entrikaya teslim haldeyken bu şansını zaten kaybetmişti. Şimdi yenilen sadece AKP değil elbette, tepeden vesayet demokrasisini içine sindiremeyen bütün güçler...
Böyle ileri geri yazıp duruyorum ama ya Pazartesi günü, yani bugün sizler bu yazıyı okurken borsa çökmüş, sıcak para kaçmış, ekonomi felç olmuş bir haldeyse? Böyle bir enkazın sorumluluğunu yüklenen hangi darbe hükmünü sürdürebilir? Bunu bilemem, bunu yapanlar bilir... Ama mesela yabancı sermayenin kaçmasıyla ekonomik krizin tetiklenmesi ise "büyük fotoğrafın bir kez daha öne çıkması anlamına gelir, bunu iyi bilirim.
Aslında daha 2006 Kasım ayında bu konuda diyeceğimi demiştim: "Sesi en çok çıkan Devlet, alttan almaya çalışan ise Hükümet olduğuna göre, bu kriz ağırlıkla bir Devlet krizi görüntüsü veriyor. Seyircilerin kendilerinin yazıp yine kendilerinin rol aldığı bir başka senaryo sahneye konmadığı sürece, bu krizi ya ABD ya AB çözecektir; çünkü bu iki faktör ya da aktör, devletin asıl sahibinin (sermayenin!) sahibidirler."
Devlet onların olsun, biz kendimize, yani toplumun geleceğine sahip çıkalım: "Ne şeriat ne darbe, özgür demokratik Türkiye!"
melihpekdemir@birgun.net 29/04/07
arasorbul - 30. Apr, 11:37