Öğretilmiş Çaresizlik
Şükran Kurdakul ve Can Yücel’in güzel anısına.
Gittiğimiz her alanda onlarla karşılaşırız. Bir adları da “Eski Tüfek”tir.
Yüzlerinde yılların bilge çizgileri, kalpleri hep çocuk.
Heyecanları kıpır kıpırdır. Duyguları hep gençtir. Kavgada inatçılıkları baş kaldırır yorgun dizlerine.
Sol yumrukları havaya inançlarının onuruyla dikilir.
Kollarından serum şişelerini çıkarıp, yanlarında ilaç torbasıyla yer alırlar en ön saflarda.
Dizleri yorgunluktan titrese de başları dik yürürler yürüyüş kollarında.
Gözlerinin ışığı yıllara meydan okuyarak daha bir parlar, kol kola yürümenin mutluluğu içinde.
Ömürlerinden yılgınlığın Y si geçmemiştir onların. Yüzlerinde onurlu bir yaşamın güzelliği çarpar gözlerinize.
Güneşin bunaltıcı sıcağından, yağmurun bardaktan boşalırcasına hızından, rüzgârın savuran hoyratından kaçan
genç yaşlıların arkasından gülümseyerek bakarlar. Onlar olur en son terk eden alanları.
Ne işkence yıldırmıştır onları, ne sürgün, ne ölümler.
Yüreklerinde leş kargalarının açtığı yaralara inat, inadına dikilmişlerdir karşılarına birer gurur abidesi olarak.
“Gül atıp vurduğunu yâd etmek bize düşer
Soyulmuşa gömleğini ver zeze
Bir de Karadeniz’in dalgalarını
Vur sırtıma düşlerini yol eyle
Onlar başımın tacıdır gülün rengine bürünmüş
Sevda bir yanık sayfadır biçimler bizi
Saçlarım acıyor zeze.”
Ama birer birer çıkıp gidiyorlar işte dünyamızdan.
Yüreğimizde yaşasalar da yanımız öksüz ve yoksul, yoksun kalıyor alanlarda.
Gözlerimiz onları arıyor sürekli. Yaşaran gözlerimizde ölümün çaresizliği ile gülümsüyoruz güzel anılarına.
Anıları giriyor kollarımıza başları dik, yürekleri inançlı, ayak izlerinin düştüğü her alanda.
İşte yine yüreğimde bir özlem yangınıyla, anılar titreşiyor göz pınarlarımda. Sırtına dokunuyor ellerim Can Babanın.
Heybetli başını kaldırıp dikiyor gözlerime gülümseyerek. “Can baba kalk seni daha güvenilir yere götüreyim.
Burası güvenilir değil:” Şaşırıyor söylediklerime. Belki de hissettirmeden bir öfke yokluyor yüreğini.
En güvenilir yere güvensiz dediğim için.
Çünkü o çocuklarının, dostlarının arasındadır yakasında bir mayıs karanfili. Etrafını tarıyor kıvançlı bakışlarla.
Bütün yumruklar havada. Yüz binler coşkuyla bir mayısı kutsuyor Kadıköy Meydanı’nda.
Eminim ki aklından şu dizelerini geçiyor.
“Ne kadar çok elimiz varmış meğer!/ Ilkin, senin elinle tutuşan benimki / Sonra çocuklarınki /
Gençlerinki / Tekel Işçilerininki / Sonra, ellerin elleri.../ Ne kadar çok elimiz oldu, baksana, /
Tutuşa tutuşa / Bir orman yangını gibi.”
İnsanların aralarında öfkeli yüzler beliriyor. Telaşlanıyorum.“Kalk Can Baba burası birazdan karışacak.
Seni buradan götürmeliyim.” Oturduğu yerde elimi avuçlarının içine alıyor usulca.
“Bunlar bana bir şey yapmaz” diyor gür sesiyle. Sonra ellerimin titrediğini hissetmiş olacak ki
“Ne oldu sana böyle” diyerek ellerimi sıkıyor sıcacık.
“Can Baba yine yapacaklarını yaptılar” diyorum kulağına eğilerek. “Çocuklarımızı öldürdüler Can Baba.
Biri kucağımda can verdi.
Tam kalbinin üzerindeydi kurşun deliği!” Gözlerine acının bıçak gibi saplandığını görüyorum!
“Ne zaman? Nerede?” diye soruyor telaşla.
“Biraz önce” diyorum. “Beş dakika önce. Henüz haber ulaşmamış ön saflara. Hala çatışma devam ediyor.
Çocuklarımız kurşunlara taşla karşı koymaya çalışıyorlar. Ne olur kalk.
Ayakların altında ezile bilirsin Can Baba. Arkadaşları kucaklarında ölenlerin öfkesi büyük olur.
İncitirler seni bu kargaşada. Bilmeden incitirler.”
Bir sigara yakıp doğruluyor yerinden. Sigarasını yaktığı o zaman süresi bana ne kadar uzun geliyor anlatamam.
Koluna girip çıkarıyorum kalabalıktan. Hiç konuşmuyoruz.
Yutkunuyoruz yüreğimize damlayan kanla. Kendimce güvenilir bir yer bulup oturtuyorum Can Babayı.
Doğrulup Can Babanın az önce oturduğu yere bakıyorum.
“Katiller hesap verecek” sloganı eşliğinde kürsüye doğru pet şişeleri uçuşuyor o noktadan.
Derin bir soluk almadan kürsüye takılıyor gözlerim.
“Aman tanrım” diye inliyorum. Hangi hız süresi içinde karar verdiğimi bilmiyorum.
Kürsüye doğru koşmaya başladığımı hatırlıyorum var olan son gücümle. Can Baba’nın şaşkın bakışları arkamda.
İnsanları ite kaka kürsüye varıyorum. Bir kaç kişi kürsüyü sallayarak devirmeye çalışıyor.
“Yapmayın” diye bağırıyorum “Şükran Kurdakul kürsünün üzerinde.”
O gürültü içinde sesimi duyurabildiğimi sanmıyorum.
Nasıl başardım bilmiyorum ama Şükran ağabeyimi kürsünün üzerinden adeta zorla aşağıya indiriyorum. O an…
Yüzünde ki telaş bana şu dizelerini hatırlatıyor.
“Uykulardan sıçradığım her gece / Kuşku, doğasına yürüdü gerçeğimin./
Ya senin gözlerindeki ışık sönmüşse, / Ya damarlarımdaki
kan donmuşsa benim /Ya da yangın sonrası bir orman / Gibi ıssız ve hüznüne alışık.../
Ölümün rengine sözcükler arıyorsa şimdi / Ülkesi ağıdistana dönmüş bir ozan”
Şükran ağabey de Can baba gibi çocuklarımızın katledişinden habersizdi. Ne insanların sendika başkanlarına yönelen öfkesine, ne benim yapışkan ısrarıma anlam verebilmişti. Birkaç dakika sonra kürsü yıkılmış sendika başkanları oldukça zor anlar yaşamıştı. İnsanlar sendika başkanlarının yaşanan olaya karşı duyarsız kaldıklarını düşünerek, öfkelerini kürsüye yöneltmişlerdi. Şükran ağabey benim telaşımın nedenini öğrenip, kürsünün yerle bir edildiğini görünce oldukça duygulanmış, kolunu boynuma atmıştı. Başımı göğsüne dayamıştım onur abidesinin. Kulağının dibinde acıya boğulmuş sesimle “Gencecikti Şükran ağabey, gencecikti. Yarasına dokundum biliyor musun? Kalbinin üzerindeydi kurşun deliği…” Birbirimize sarılıp birlikte ağlıyoruz.
İki gün önce Haydarpaşa İstasyonunun önündeydik yine. Değerlerimizi, tarihimizi, anılarımızı yok etme niyetlerine karşı *“hayır” diyoruz. Haydarpaşa ilk denizi, martıları, vapurları gördüğüm yerdir. Acaba hatırlıyor mu? Martı çığlıkları ve vapur düdükleri arasında on dört yaşında bir genç kızın kendine verdiği sözü. Topkapı sarayına, galata kulesi ve köprüsüne bakarak gülümsüyorum. Verilen sözün tutulmasının o dingin huzuru içinde. İçimde çaresizliği öğretenlere karşı, yenilmemenin gururu.
Sayımız mı kaçtı?
Her zamanki çokluktaydık işte. Geçip gidiyordu insanlar yanımızdan vapurlar, trenler dolusu. Bu ülkeden değillerdi sanki. Anlamsız bir boşlukla bakıp geçiyorlardı yüzümüze. Öğretilmiş çaresizliğin, çaresizliği yüreklerinde.
Biliyorduk göz ucu bakışlarla neler düşündüklerini. “Hayır dediniz de ne oldu şu ana kadar. Ne kazandınız yıkımdan başka. Ölümün ağrısından başka ne kaldı elinizde. Sürgünden, işkenceden, cezaevlerinden başka ne? Kırımların acısından başka ne kaldı? Neden riske edelim rahatımızı? Ölümü, zulmü, acıyı tadalım.”
Farkında değillerdi elbet. Belki hiç farkında olmayacaklar yargısız infazların, toplu kıyımların, F tipi cezaevlerinin, sürgünlerin, idamların, baskıların nedeninin farkında olmayacaklar. Onlara çaresizliği öğretmek için yapıldığının, hiç bilincine varamayacaklar.
Yıllardır yaşatılan acımasız baskılar, yıllardır şunu söyleyip öğretiyordu uzaktan bakıp geçenlerin, dilini, yüreğini, umudunu, kimliğini yutanların kulağına.
“Bunların aralarına karışırsanız bunlar gibi olursunuz. Ya cezaevlerini boylarsınız, ya işkencelerden geçersiniz, ya da öldürülürsünüz. Oturun oturduğunuz yerde. Bulduğunuzla yetinin. Bizim sunduğumuzdan fazlasını istemeyene biz dokunmayız. Biz ne kadar diliyorsak o kadar özgür olacaksınız. Verdiğimizle yetinenler, yetinmeyenlerin çektiği acıyı çekmezler.
Biz hangi yaşamı layık görmüşsek size onu yaşayacaksınız. Yoksa…”
Elektriğe çarptırılan hayvanlar gibi eğitmişlerdi bizi. Elektrik verilmiş kapıdan geçirilen hayvan bir daha öldürsen o kapıdan geçmez çünkü. Elektrik olsa da olmasa da bir daha o kapıya asla yaklaşmaz. Öğretilmiş çaresizlik içinde, döner durur tıkıldığı yerde.
Suna Aras
Gittiğimiz her alanda onlarla karşılaşırız. Bir adları da “Eski Tüfek”tir.
Yüzlerinde yılların bilge çizgileri, kalpleri hep çocuk.
Heyecanları kıpır kıpırdır. Duyguları hep gençtir. Kavgada inatçılıkları baş kaldırır yorgun dizlerine.
Sol yumrukları havaya inançlarının onuruyla dikilir.
Kollarından serum şişelerini çıkarıp, yanlarında ilaç torbasıyla yer alırlar en ön saflarda.
Dizleri yorgunluktan titrese de başları dik yürürler yürüyüş kollarında.
Gözlerinin ışığı yıllara meydan okuyarak daha bir parlar, kol kola yürümenin mutluluğu içinde.
Ömürlerinden yılgınlığın Y si geçmemiştir onların. Yüzlerinde onurlu bir yaşamın güzelliği çarpar gözlerinize.
Güneşin bunaltıcı sıcağından, yağmurun bardaktan boşalırcasına hızından, rüzgârın savuran hoyratından kaçan
genç yaşlıların arkasından gülümseyerek bakarlar. Onlar olur en son terk eden alanları.
Ne işkence yıldırmıştır onları, ne sürgün, ne ölümler.
Yüreklerinde leş kargalarının açtığı yaralara inat, inadına dikilmişlerdir karşılarına birer gurur abidesi olarak.
“Gül atıp vurduğunu yâd etmek bize düşer
Soyulmuşa gömleğini ver zeze
Bir de Karadeniz’in dalgalarını
Vur sırtıma düşlerini yol eyle
Onlar başımın tacıdır gülün rengine bürünmüş
Sevda bir yanık sayfadır biçimler bizi
Saçlarım acıyor zeze.”
Ama birer birer çıkıp gidiyorlar işte dünyamızdan.
Yüreğimizde yaşasalar da yanımız öksüz ve yoksul, yoksun kalıyor alanlarda.
Gözlerimiz onları arıyor sürekli. Yaşaran gözlerimizde ölümün çaresizliği ile gülümsüyoruz güzel anılarına.
Anıları giriyor kollarımıza başları dik, yürekleri inançlı, ayak izlerinin düştüğü her alanda.
İşte yine yüreğimde bir özlem yangınıyla, anılar titreşiyor göz pınarlarımda. Sırtına dokunuyor ellerim Can Babanın.
Heybetli başını kaldırıp dikiyor gözlerime gülümseyerek. “Can baba kalk seni daha güvenilir yere götüreyim.
Burası güvenilir değil:” Şaşırıyor söylediklerime. Belki de hissettirmeden bir öfke yokluyor yüreğini.
En güvenilir yere güvensiz dediğim için.
Çünkü o çocuklarının, dostlarının arasındadır yakasında bir mayıs karanfili. Etrafını tarıyor kıvançlı bakışlarla.
Bütün yumruklar havada. Yüz binler coşkuyla bir mayısı kutsuyor Kadıköy Meydanı’nda.
Eminim ki aklından şu dizelerini geçiyor.
“Ne kadar çok elimiz varmış meğer!/ Ilkin, senin elinle tutuşan benimki / Sonra çocuklarınki /
Gençlerinki / Tekel Işçilerininki / Sonra, ellerin elleri.../ Ne kadar çok elimiz oldu, baksana, /
Tutuşa tutuşa / Bir orman yangını gibi.”
İnsanların aralarında öfkeli yüzler beliriyor. Telaşlanıyorum.“Kalk Can Baba burası birazdan karışacak.
Seni buradan götürmeliyim.” Oturduğu yerde elimi avuçlarının içine alıyor usulca.
“Bunlar bana bir şey yapmaz” diyor gür sesiyle. Sonra ellerimin titrediğini hissetmiş olacak ki
“Ne oldu sana böyle” diyerek ellerimi sıkıyor sıcacık.
“Can Baba yine yapacaklarını yaptılar” diyorum kulağına eğilerek. “Çocuklarımızı öldürdüler Can Baba.
Biri kucağımda can verdi.
Tam kalbinin üzerindeydi kurşun deliği!” Gözlerine acının bıçak gibi saplandığını görüyorum!
“Ne zaman? Nerede?” diye soruyor telaşla.
“Biraz önce” diyorum. “Beş dakika önce. Henüz haber ulaşmamış ön saflara. Hala çatışma devam ediyor.
Çocuklarımız kurşunlara taşla karşı koymaya çalışıyorlar. Ne olur kalk.
Ayakların altında ezile bilirsin Can Baba. Arkadaşları kucaklarında ölenlerin öfkesi büyük olur.
İncitirler seni bu kargaşada. Bilmeden incitirler.”
Bir sigara yakıp doğruluyor yerinden. Sigarasını yaktığı o zaman süresi bana ne kadar uzun geliyor anlatamam.
Koluna girip çıkarıyorum kalabalıktan. Hiç konuşmuyoruz.
Yutkunuyoruz yüreğimize damlayan kanla. Kendimce güvenilir bir yer bulup oturtuyorum Can Babayı.
Doğrulup Can Babanın az önce oturduğu yere bakıyorum.
“Katiller hesap verecek” sloganı eşliğinde kürsüye doğru pet şişeleri uçuşuyor o noktadan.
Derin bir soluk almadan kürsüye takılıyor gözlerim.
“Aman tanrım” diye inliyorum. Hangi hız süresi içinde karar verdiğimi bilmiyorum.
Kürsüye doğru koşmaya başladığımı hatırlıyorum var olan son gücümle. Can Baba’nın şaşkın bakışları arkamda.
İnsanları ite kaka kürsüye varıyorum. Bir kaç kişi kürsüyü sallayarak devirmeye çalışıyor.
“Yapmayın” diye bağırıyorum “Şükran Kurdakul kürsünün üzerinde.”
O gürültü içinde sesimi duyurabildiğimi sanmıyorum.
Nasıl başardım bilmiyorum ama Şükran ağabeyimi kürsünün üzerinden adeta zorla aşağıya indiriyorum. O an…
Yüzünde ki telaş bana şu dizelerini hatırlatıyor.
“Uykulardan sıçradığım her gece / Kuşku, doğasına yürüdü gerçeğimin./
Ya senin gözlerindeki ışık sönmüşse, / Ya damarlarımdaki
kan donmuşsa benim /Ya da yangın sonrası bir orman / Gibi ıssız ve hüznüne alışık.../
Ölümün rengine sözcükler arıyorsa şimdi / Ülkesi ağıdistana dönmüş bir ozan”
Şükran ağabey de Can baba gibi çocuklarımızın katledişinden habersizdi. Ne insanların sendika başkanlarına yönelen öfkesine, ne benim yapışkan ısrarıma anlam verebilmişti. Birkaç dakika sonra kürsü yıkılmış sendika başkanları oldukça zor anlar yaşamıştı. İnsanlar sendika başkanlarının yaşanan olaya karşı duyarsız kaldıklarını düşünerek, öfkelerini kürsüye yöneltmişlerdi. Şükran ağabey benim telaşımın nedenini öğrenip, kürsünün yerle bir edildiğini görünce oldukça duygulanmış, kolunu boynuma atmıştı. Başımı göğsüne dayamıştım onur abidesinin. Kulağının dibinde acıya boğulmuş sesimle “Gencecikti Şükran ağabey, gencecikti. Yarasına dokundum biliyor musun? Kalbinin üzerindeydi kurşun deliği…” Birbirimize sarılıp birlikte ağlıyoruz.
İki gün önce Haydarpaşa İstasyonunun önündeydik yine. Değerlerimizi, tarihimizi, anılarımızı yok etme niyetlerine karşı *“hayır” diyoruz. Haydarpaşa ilk denizi, martıları, vapurları gördüğüm yerdir. Acaba hatırlıyor mu? Martı çığlıkları ve vapur düdükleri arasında on dört yaşında bir genç kızın kendine verdiği sözü. Topkapı sarayına, galata kulesi ve köprüsüne bakarak gülümsüyorum. Verilen sözün tutulmasının o dingin huzuru içinde. İçimde çaresizliği öğretenlere karşı, yenilmemenin gururu.
Sayımız mı kaçtı?
Her zamanki çokluktaydık işte. Geçip gidiyordu insanlar yanımızdan vapurlar, trenler dolusu. Bu ülkeden değillerdi sanki. Anlamsız bir boşlukla bakıp geçiyorlardı yüzümüze. Öğretilmiş çaresizliğin, çaresizliği yüreklerinde.
Biliyorduk göz ucu bakışlarla neler düşündüklerini. “Hayır dediniz de ne oldu şu ana kadar. Ne kazandınız yıkımdan başka. Ölümün ağrısından başka ne kaldı elinizde. Sürgünden, işkenceden, cezaevlerinden başka ne? Kırımların acısından başka ne kaldı? Neden riske edelim rahatımızı? Ölümü, zulmü, acıyı tadalım.”
Farkında değillerdi elbet. Belki hiç farkında olmayacaklar yargısız infazların, toplu kıyımların, F tipi cezaevlerinin, sürgünlerin, idamların, baskıların nedeninin farkında olmayacaklar. Onlara çaresizliği öğretmek için yapıldığının, hiç bilincine varamayacaklar.
Yıllardır yaşatılan acımasız baskılar, yıllardır şunu söyleyip öğretiyordu uzaktan bakıp geçenlerin, dilini, yüreğini, umudunu, kimliğini yutanların kulağına.
“Bunların aralarına karışırsanız bunlar gibi olursunuz. Ya cezaevlerini boylarsınız, ya işkencelerden geçersiniz, ya da öldürülürsünüz. Oturun oturduğunuz yerde. Bulduğunuzla yetinin. Bizim sunduğumuzdan fazlasını istemeyene biz dokunmayız. Biz ne kadar diliyorsak o kadar özgür olacaksınız. Verdiğimizle yetinenler, yetinmeyenlerin çektiği acıyı çekmezler.
Biz hangi yaşamı layık görmüşsek size onu yaşayacaksınız. Yoksa…”
Elektriğe çarptırılan hayvanlar gibi eğitmişlerdi bizi. Elektrik verilmiş kapıdan geçirilen hayvan bir daha öldürsen o kapıdan geçmez çünkü. Elektrik olsa da olmasa da bir daha o kapıya asla yaklaşmaz. Öğretilmiş çaresizlik içinde, döner durur tıkıldığı yerde.
Suna Aras
arasorbul - 29. Jun, 19:55
Trackback URL:
https://akpinar.twoday.net/stories/803624/modTrackback