Sitem hakkinda

Bu sitede diger sitelerden sectigim yada gazetelerden buldugum ve sizlerle paylasmak istedigim yazi,siir,resim vs seyleri bulacaksiniz.Umarim begenirsiniz.

Okuduklarim


Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu
SS Süleyman Soylu

Dinlediklerim

Sabahat Akkiraz | Bergüzar
Bergüzar

Seyrettigim filmler

MISAFIR DEFTERI

Montag, 23. April 2007

Cumhurbaşbakanı!

22/04/07
Hepimiz biliyoruz ki, Cumhurbaşkanlığı seçimi bir bahane... Çünkü Cumhurbaşkanlığı rejimle özdeş-leştirildi. Çünkü rejim krizi nüksetti ve siyasi gelişmeler şirazesinden çıktı. Artık olağan davranış ve konuşmalar yadırganıyor; olağanüstü davranış ve konuşmalar sürpriz sayılmıyor. Herkes her an her şeyin olabileceği beklentisi içinde... Rejim krizi muhtemelen Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra hafifleyecek ya da sertleşecek; ama belli ki çözülmüş sayılmayacak. Çünkü tahterevalli misali bir şeriat tehlikesi bir bölücülük tehlikesi krizi ka-şıyanların gerekçesi olmayı sürdürecek.

Rejim krizi her konjonktürde farklı bir çehre sergilemiştir. Şimdi "hükümet" ile "devlet" mi karşı karşıya? Hükümete sorarsanız, "toplum ile devlet" karşı karşıya getirilmiştir; devlet katındakilere sorarsanız, "toplum ile hükümet"... Bu tespitlerin ortak paydası, toplumda bir kutuplaşma olduğu, oluşturulduğudur. Mevcut kutuplaşma, bazen de "dindar toplum ile laik devlet" şeklinde okunuyor, okutuluyor... Oysa "dindar toplum" hem tarihsel olarak zaten mevcut, yani yeni bir şey değil; hem de yıllar boyu kapitalizm lehine komünizm tehlikesine karşı devlet ve bilhassa ABD eliyle tahkim edildi. Söyleyin "Allah aşkına", din-siyaset ilişkisinde Demokrat Parti'den bu yana iş başına gelen her sağcı hükümet, yani 12 Mart öncesinde AP, 12 Eylül öncesindeki MC'ler, sonrasındaki Özal hükümetleri ve koalisyonlar ideolojik bakımdan AKP'den esas olarak farklı bir tercih içinde miydi? 28 Şubat'a gelene dek, bu tür tercihler rejim için bir tehlike olarak görülmüyordu. (28 Şubat'ın ise basit anlamda laiklik savaşı olmadığı, devletin ve toplumun yukarıdan aşağıya yeniden yapılanması doğrultusunda bir toplum mühendisliği ya da devlet müteahhitliği olduğu biliniyor...) Şimdi ne oldu da böyle oldu?

Bu soruya sivil bir cevap bulabilmek için, ADD'nin de tarikat ve cemaatlerin de kesinlikle birer sivil toplum örgütü olmadığını bilmek gerekir. Sosyolojik olarak devlete tabi olan ADD modeli ile modernite ve sekülerleşme sürecinin dışında yer alan otoriter tarikat, cemaat yapıları sivil toplum konseptiyle uyuşmazlar. Demokratikleşme, bu tür model ve yapıların ötesindeki toplumsal arayışların ürünüdür. Ama işte bu model ve yapıların yaslandığı toplumsal zemin ise elbette bir olgudur ve "neden böyle oluyor?" sorusunun cevabına buradan da başlamak gerekir.

Daha önceki yazılarımda, bu memlekete şeriat gelecekse bunu getirecek İslam devriminin objektif ve sübjektif koşullarını, mevcut yapı bünyesindeki çelişkileri ve dinamikleri çözümlemek gerekir, demiştim. Objektif koşullar, ülkenin sosyo-ekonomik yapısı, sınıf ilişkileri vb nedenlerle kendiliğinden olgunlaşabilir. Bu olgunluk yeterli görülmediği anlarda, koşullar iradi müdahalelerle olgunlaştırılmaya, kıvamına getirilmeye de çalışılır. Objektif koşulları, en özet haliyle sanırım sosyolojik ve iktisadi koşullar alt başlığında toplayabiliriz. Sosyolojik koşullar, toplumsal mobilizasyonun kapitalizmin rasyonellerini de aşan bir ivmeyle yaşanmış olmasıdır. Kırsal kesimin bütün değerleri, inançları, çarpık kentleşmeyle birlikte kent kültürünü de ele geçirince, kapitalizmin se-küler dünyasında şizofrenik hayatlar hüküm sürmeye başlamıştır. Bu yatay mobilizasyondaki (göç olgusu) artış yanı sıra, dikey mobilizasyondaki daralma (toplumsal refahın eşitsiz dağılımı, gelir uçurumlarının derinleşmesi), dünya nimetlerinden mahrum kalanlara tek çıkar yol olarak ahiret nimetleri seçeneğini bırakmaktadır.

Ama öte yandan bu dinsel değerler kapısından geçince, sadece manevi değil maddi nimetlerden yararlanma imkanlarını yakalayanlar da söz konusudur, ki bu da iktisadi koşulların çerçevesini oluşturmaktadır. Türkiye iktisat tarihinden haberdar olanlar, uzun bir süre devlet eliyle burjuvazi yetiştirildiğini bilirler; emperyalizmin devreye girmesiyle tekelci bir nitelik kazanan Türk burjuvazisi işbirliği içinde olduğu elit bürokrasiyle birlikte moderniteyi temsil etmeye soyunmuş, laik devletten nemalanırken, elinde tuttuğu sağcı partilerin dinsel ar-gümanlarıyla da halkın geri kalan (moderniteyi pek umursamayan) kısmıyla barış içinde bir arada yaşamış; bütün toplum ortak düşman komünizme karşı teyakkuz halinde tutulabilmiştir. Ancak modern burjuvazi 12 Mart döneminde, bu konuda kendisine yardımcılık ve yatak-çılık yapan kapitalizm-öncesi toprak ağaları, tefeciler vb. de artık ihtiyaç duymadığından, bunların iktisaden ve siyaseten tasfiyesini devletten talep etmiş; ve bu kesimler oligarşik yapı arzeden egemen ittifakın dışına sürülmüştür. Tasfiye edilen bu kesimlerin torunları yıllar sonra, küreselleşmenin sunduğu yeni imkanlar sayesinde, sisteme yeniden entegre olmanın, egemen ittifak çeperinde bir yer tutunmanın fırsatını yakalamışlar, "post modern burjuvalar" olarak tekrar sahneye çıkmışlardır. Egemen ittifak içinde, toprak ağası, tefeci filan gibi arkaik sınıfsal kimlikleriyle değil, paranın dini imanı olmaz ilkesini de ispat kaygısıyla, yeni kapitalist tercihleriyle ağırlıkları kadar yer sahibi olmak arzusundadırlar. Bu doğrultuda, Cumhuriyet kurulduğundan itibaren bir tampon mekanizma olarak mütedeyyin kitleleri sistem için ikna etme misyonlarından farklı olarak kendilerini doğrudan temsil ve ifade haklarının olduğuna da inanmaya başlamışlardır. İşte bütün patırdı burada kopmakta, bunların laiklik yerine şeriat getireceği, rejimi değiştireceği söylenmektedir. İşin vahim tarafı kendilerini ifade etmelerinin, yani hayat tarzlarını "masum" şekilde sürdürmelerinin ötesinde, bunu giderek topluma empoze edeceklerinden de haklı olarak kuşku duyulmaktadır, çünkü bu konuda temiz bir sicile sahip değillerdir. Haliyle kendileri niyet etmese de, İslam devrimine niyet etmiş olanlar bakımından sübjektif koşullar da bu şekilde olgunlaştırılmış olacaktır...

Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP'nin dayatmaları, egemen sınıf ittifakına yeniden eklemlenmeye çalışan bir post modern burjuva hareketidir. Çünkü halen devlet (silahlı ve silahsız bürokrasi) tarafından dışlanmakta, TÜSİAD benzeri muhkem burjuvazi tarafından horlanmaktadırlar.

Bu süreçte, üretim araçları bir sınıfın elinden bir başka sınıfın eline geçmiş olmayacak, üretim ilişkileri değişmeyecektir; ama sermaye ve mülk sahibi sınıflar içinde post modern burjuvalar, tarihsel ve manevi bağları olan mütedeyyin kitlelerin desteğiyle egemen ittifaka eklemlenmeye çalıştıkça ortaya çıkacak yeni gerilimler, rejim krizini yeniden üretecektir. Sermaye ve mülk sahibi sınıfların bünyesindeki bu transformasyon, bazen milliyetçilik ve ulusalcılık, bazen siyasi İslam adına toplumsal gerilim haline getirilmekte ve bu sayede her iki kesim kendi elini güçlendirdiğine inanmaktadır.

Süreç kimin seçilmiş ya da seçilmemiş olmasıyla bitmeyecektir. Bilek güreşini AKP (post modern burjuvazi) kazanırsa oyun şiddetlenecek; kaybederse, bu sefer AKP'nin "yeni" kozları ortaya serilecektir. "Aslında neler oluyor?" sorusunun cevabını verebilmek, zaman kipini "Aslında neler olacak?" diye değiştirmekle mümkün. Tayyip Erdoğan işte bu nedenle kararsızdır. Ne serden ne yardan geçmek istiyor. Başbakan kalıp Cumhurbaşkanlığını birisine emanet edebilir. Cumhurbaşkanlığına çıkmayı göze alıp Başbakan gibi hüküm sürmeyi kafasına koymuş olabilir..

Ama Özal da böyle olsun istemişti...

Melih Pekdemir

Aziz Nesin
Bam teli
Can Dündar
CUMOK
Enver gökce
Enver Karagöz
Fikri Sönmez
Gülten Akin
Karamizah
Laz Kapital
Melih Pekdemir
Nazım Hikmet
Ofli hoca
Oguz Aral
Oguzhan Muftuoglu
Okuma kösesi
... weitere
Profil
Abmelden
Weblog abonnieren