İç dinam-itler
Türkiye’de en kolay iş siyasi tahlil yapmaktır. Çünkü her şey ayan beyan ortadadır. Siyaset biliminde komplo teorisi kategorisine giren türden yorumlar, bizde siyasi gelişmeleri algılamaya hizmet eden yegane tarzdır.
Düğmesine basılabilen bir ırkın ahfadıyız. Bakın işte, son bir yıldır eli kalem tutan herkes yazdı çizdi. 3 Ekim 2005’e dek, AB müzakereleri nedeniyle Türkiye karışacak/karıştırılacak denildi.
Bu konuda fikir yürüten herkes haklı çıktı. Son linç girişimleri, PKK’nin "ateş kestim" deyip kesip biçmeyi sürdürmesi, derken, işte buyurun, Orhan Pamuk davası ve Ermeni Konferansı'nı durdurma kararı.
12 Eylül yadigarı tarz ile, amacın gerçekleşmesi için koşullar olgunlaştırılır; armut pişer ağza düşer.
Ve bahane değişmez: "Dış mihraklar!" Eskiden ortalığı hep solcuların karıştırdığı iddia edilir ve ilaveten bunların "kökü dışarıda" olduğu söylenirdi.
Dışarısı ise, malum, Sovyetler idi; ama şimdi yok böyle bir şey... Buna mukabil solcular, (12 Eylül günü "our boys have done it!" yani "bizim çocuklar becerdi çok şükür" lafına rağmen), "asıl sizin kökünüz dışarıda" diyemezdi.
Çünkü emperyalizmin İÇSEL BİR OLGU olduğunu keşfetmişlerdi maalesef... Bu ise günümüzde şu manaya geliyor: İktisadınızı IMF’ye teslim edin; siyasetinizi ABD’den icazet alan partilere, savunmanızı NATO’ya, istikbalinizi uluslararası piyasaya, vizyonunuzu medyaya; gerisi "Allah kerim", toplumu meşgul edecek bir şeyler her daim bulunur.
Bu içselleştirilmiş olgulardan dolayı, olup bitenlerin kökü demek ki içeride aranmalı; hem de derinde... Tarihsel ve konjonktürel olarak elbette bir "derin devlet" hakikati de var karşımızda. Ve bu aynı zamanda ideolojik bakımdan tepeden enjekte edilen tarihsel bir zihniyetin eseri. Şimdi paradoksa bakın ki, hem tepeden hem derinden icrayı sanat eyliyor.
Efendim, "derin" deyince baştaki iddia (yani ayan beyan olma) ile bir çelişki hasıl olmuyor. Zira bütün bunlar hep iç dinamiklerin bir gereği! Hem de maazallah "dinamit" misali patlamak üzereler. Hakim sınıflar, mahkum sınıflar derken, bir de "hakim" hakimler, mahkum aydınlar ve hakim ideolojinin "avukatları" ile tanıştık.
Hukukçular Birliği adında MHP yanlısı bir aşırı milliyetçi dernek "iç dinamit" olmaya soyundu. (Aman dikkat! Buna "faşist" derseniz, yeni TCK’ya göre suç işlemiş sayılabilirsiniz.) Peki iç dinamikleri bunlar nasıl "hareket" e geçiriyorlar? Şimdi bir kamuoyu anketi yapılsa, toplumun ezici bir çoğunluğu mesela Ermeni Konferansı'na neden karşı çıkardı?
Son haftalarda gazetelerin internet baskılarında haberlere yapılan "okuyucu yorumları"na göz atıyorum.
Anladığım şudur: Kalabalıkları, zeka -bilinç değil, "vasat" şeyler bir araya getirir. (Unutmayın, "vasat"ın sözlüklerde kelime karşılığı bir de "medya"dır!)
Toplumsal olayları fiştekleyen taklit etme duygusu, aslında bulaşıcı hastalık gibi yayılır. Yaradılışı itibariyle zaten taklitçi olan insanların, bunu layıkıyla becerebilmesi için taklit edilecek şeyin basit olması lazım.
Kalabalıklar, kanıtlarla, belgelerle, tarihsel bilinçle filan değil, düpedüz kendilerine örnek aldıkları modeller sayesinde sevk ve idare edilebilir.
Bu bakımdan her zaman hakim ideolojiye (resmi ideolojiye) ihtiyaç duyarlar. Kolaylıkla da ortaya sürülen bir davanın fanatikleri haline getirilebilirler.
Bir kişiyi karşınıza alıp onunla tartışarak ikna etme şansınız vardır; aman böyle bir şeyi kesinlikle bir kalabalığın karşına geçip yapmaya kalkmayın: Linç edilirsiniz!
Napolyon, "biricik ciddi söz sanatı tekrardır" demişti. Hakim ideolojiyi, bunun milliyetçiliğini savunanlar ve bilhassa faşistler bu tarzı epey etkili şekilde kullanırlar. İddia olunan şey tekrar edilmek suretiyle nihayet ispatlanmış bir hakikat gibi kabul görür, zihinlere yerleşir.
İşte; iç dinamikler ve dahi iç dinamitler halihazırda böyle. Hani gençliğimizde, "folluktaki yumurtayı ısıtmazsan civciv çıkmaz; ama taşı ısıtsan da civciv olmaz" diye diyalektik seminerleri verirdik.
Gerekli koşullar derken içsel dinamikleri, yeterli koşullar derken dışsal dinamikleri kast etmiş olurduk.
Mesela son bir damla, bardağın taşmasına yetiverirdi.
Bardak taşıyor, herkesin sabrı taşıyor; sol cenahın sabrı ise nedense bir türlü taşamıyor. Folluktaki taşa döndük, taş kesildik, taksiratımızdan dolayı "Allah bizi taş etmiş" olsa gerek!
26.9.2005
Melih Pekdemir
Düğmesine basılabilen bir ırkın ahfadıyız. Bakın işte, son bir yıldır eli kalem tutan herkes yazdı çizdi. 3 Ekim 2005’e dek, AB müzakereleri nedeniyle Türkiye karışacak/karıştırılacak denildi.
Bu konuda fikir yürüten herkes haklı çıktı. Son linç girişimleri, PKK’nin "ateş kestim" deyip kesip biçmeyi sürdürmesi, derken, işte buyurun, Orhan Pamuk davası ve Ermeni Konferansı'nı durdurma kararı.
12 Eylül yadigarı tarz ile, amacın gerçekleşmesi için koşullar olgunlaştırılır; armut pişer ağza düşer.
Ve bahane değişmez: "Dış mihraklar!" Eskiden ortalığı hep solcuların karıştırdığı iddia edilir ve ilaveten bunların "kökü dışarıda" olduğu söylenirdi.
Dışarısı ise, malum, Sovyetler idi; ama şimdi yok böyle bir şey... Buna mukabil solcular, (12 Eylül günü "our boys have done it!" yani "bizim çocuklar becerdi çok şükür" lafına rağmen), "asıl sizin kökünüz dışarıda" diyemezdi.
Çünkü emperyalizmin İÇSEL BİR OLGU olduğunu keşfetmişlerdi maalesef... Bu ise günümüzde şu manaya geliyor: İktisadınızı IMF’ye teslim edin; siyasetinizi ABD’den icazet alan partilere, savunmanızı NATO’ya, istikbalinizi uluslararası piyasaya, vizyonunuzu medyaya; gerisi "Allah kerim", toplumu meşgul edecek bir şeyler her daim bulunur.
Bu içselleştirilmiş olgulardan dolayı, olup bitenlerin kökü demek ki içeride aranmalı; hem de derinde... Tarihsel ve konjonktürel olarak elbette bir "derin devlet" hakikati de var karşımızda. Ve bu aynı zamanda ideolojik bakımdan tepeden enjekte edilen tarihsel bir zihniyetin eseri. Şimdi paradoksa bakın ki, hem tepeden hem derinden icrayı sanat eyliyor.
Efendim, "derin" deyince baştaki iddia (yani ayan beyan olma) ile bir çelişki hasıl olmuyor. Zira bütün bunlar hep iç dinamiklerin bir gereği! Hem de maazallah "dinamit" misali patlamak üzereler. Hakim sınıflar, mahkum sınıflar derken, bir de "hakim" hakimler, mahkum aydınlar ve hakim ideolojinin "avukatları" ile tanıştık.
Hukukçular Birliği adında MHP yanlısı bir aşırı milliyetçi dernek "iç dinamit" olmaya soyundu. (Aman dikkat! Buna "faşist" derseniz, yeni TCK’ya göre suç işlemiş sayılabilirsiniz.) Peki iç dinamikleri bunlar nasıl "hareket" e geçiriyorlar? Şimdi bir kamuoyu anketi yapılsa, toplumun ezici bir çoğunluğu mesela Ermeni Konferansı'na neden karşı çıkardı?
Son haftalarda gazetelerin internet baskılarında haberlere yapılan "okuyucu yorumları"na göz atıyorum.
Anladığım şudur: Kalabalıkları, zeka -bilinç değil, "vasat" şeyler bir araya getirir. (Unutmayın, "vasat"ın sözlüklerde kelime karşılığı bir de "medya"dır!)
Toplumsal olayları fiştekleyen taklit etme duygusu, aslında bulaşıcı hastalık gibi yayılır. Yaradılışı itibariyle zaten taklitçi olan insanların, bunu layıkıyla becerebilmesi için taklit edilecek şeyin basit olması lazım.
Kalabalıklar, kanıtlarla, belgelerle, tarihsel bilinçle filan değil, düpedüz kendilerine örnek aldıkları modeller sayesinde sevk ve idare edilebilir.
Bu bakımdan her zaman hakim ideolojiye (resmi ideolojiye) ihtiyaç duyarlar. Kolaylıkla da ortaya sürülen bir davanın fanatikleri haline getirilebilirler.
Bir kişiyi karşınıza alıp onunla tartışarak ikna etme şansınız vardır; aman böyle bir şeyi kesinlikle bir kalabalığın karşına geçip yapmaya kalkmayın: Linç edilirsiniz!
Napolyon, "biricik ciddi söz sanatı tekrardır" demişti. Hakim ideolojiyi, bunun milliyetçiliğini savunanlar ve bilhassa faşistler bu tarzı epey etkili şekilde kullanırlar. İddia olunan şey tekrar edilmek suretiyle nihayet ispatlanmış bir hakikat gibi kabul görür, zihinlere yerleşir.
İşte; iç dinamikler ve dahi iç dinamitler halihazırda böyle. Hani gençliğimizde, "folluktaki yumurtayı ısıtmazsan civciv çıkmaz; ama taşı ısıtsan da civciv olmaz" diye diyalektik seminerleri verirdik.
Gerekli koşullar derken içsel dinamikleri, yeterli koşullar derken dışsal dinamikleri kast etmiş olurduk.
Mesela son bir damla, bardağın taşmasına yetiverirdi.
Bardak taşıyor, herkesin sabrı taşıyor; sol cenahın sabrı ise nedense bir türlü taşamıyor. Folluktaki taşa döndük, taş kesildik, taksiratımızdan dolayı "Allah bizi taş etmiş" olsa gerek!
26.9.2005
Melih Pekdemir
arasorbul - 26. Sep, 13:20